14 Ağustos 2010 Cumartesi

SABAHIN DÖRDÜNDE! ve yorum yorumları

Küçük yerleşim birimleri güvenli olur, insanlar birbirini tanır. Küçük yerlerde suç oranları düşüktür, küçük yerlerde yaşamak, bunun için DE keyiflidir düşünürdüm hep. Her yeri aynı kefeye koymanın haksızlık olacağını bildiğimden en azından Fethiye için fikrim eskisi gibi düşündüğüm yönde değil artık ne yazık ki. Ama zaten Fethiye de o kadar küçük bir yer değilmiş. Bundan bilmem kaç gün öncesine kadar akşamları Arnavut kaldırımıyla döşeli ön sokağa bakan salon balkonundan neredeyse zifiri renkteki karanlığı izlerken ne kadar güvenli bir yerde yaşadığımı düşünürdüm; insanların sokak lambalarının yanmıyor olmasını umursamadıkları kadar güvenli bir yerde yaşıyordum ben.
Ama artık eskisi kadar rahat değilim :(
Sedef'lerin döndüğünden beri evimin üç balkonun üçünün de sokak aydınlatması görevine bu akşam Hakan'ın 'yeter artık!' itirazlarıyla son verildi.Dün ev sahibimle yaptığım 'taktik' görüşmelerinden sonra binanın 'Kerem' olan adını 'Kabus' olarak değiştirdim.
Yine dün, evimin sadece 10 metre karşısında zaman zaman kayıp ya da buluntu çocukların da bildirisinin yapıldığı belediye megafon direğinin ışıklandırılması için kimsenin neden bir şey yapmamış olmasına, hırsızlığın bu kadar sıradan bir olaymış gibi karşılayan sokak halkına teessüflerimle bağlı bulunduğumuz elektrik dağıtım şirketini aradım çünkü artık biliyorum ki bir haftadır çeşitli birimlere yazdığım ve sadece birinden yanıt aldığım e-postalar hiçbir işe yaramıyor! Sorunumu anlattığım ve e-postayı dikkate almayacaklarını düşündüğümü söylediğim her bir görevli bir diğerine aynı sorunu bir daha bir daha anlattırdıysa da, sonunda bir tanesi şikayetimi ve dileğimi telefonda kayda aldı ve cuma günü için bir grubun keşif için sokağa geleceğini söyledi. Cuma gününü döndüğümden beri bir türlü denk getirip görüşemediğimiz acemihobici'mle sohbet ederek geçirirken bir yandan gözümüz de sokaktaydı; ya gelirlerse ve biz göremezsek? Gündüz gözüyle nereyi ışıklandırmaları gerektiğini bilebilirler miydi? Ya 'ışıklandırma yeterlidir' deyip giderlerse; telefonda konuştuğum şirket çalışanlarından birine söylediğim üzere ben de bu hükmü veren kişilerin evlerini tespit edip taş atmak suretiyle sokak lambalarını kırmaz mıydım? Gelmediler! Araya cumartesi, pazar da girince, orada söyleyeceklerimi şimdiden düşünmeye başlayarak pazartesi günü soluğu şirkette almaya karar verdim.
Akşam üzeri Hakan'la kendisinden günlerdir haber alamadığımız için izini sürmeye Göcek'e gitmeyi planladığımız ama sonunda dün kurduğumuz telefon bağlantısından sonra rahat nefes aldığımız Ali abimle buluşup Hello cafede çay içmeye gittik. (Son çayımı o sırada arayıp konuştuğumuz Çınar'ım ve onun henüz yaramazlık yapmış çocuk bakışlı eşi Merih abim için içtim)
Biz üçümüz çok iyi ve kaliteli zaman geçiriyoruz. Ali abim bugünlerde biraz kırgın ama geçecek; yani biz onun bu kırgınlığının sürmesine izin vermek istemiyoruz.. Çaylardan sonra bize geldik. Hafif bir şeyler yedikten sonra elektrik-elektronikçi Ali abime megafon direğini gösterip 'bak buraya ışık takacaklar' diyorum. 'Evet' diyor. İlk keşfi gözleriyle yaparak 'Bir kelepçeyle takarlar lambayı' diye tamamlıyor cümlesini..
Sonra bütün gitme ısrarlarımıza karşın sabah erkenden işi olduğunu söyleyen Ali abim gideceğim diye tutturdu. Yaptığım maymunluklar işe yaramayınca da mecburen Ali abime karanlık sokağa bakan balkondan el sallamakla yetindik :(
Uyku vakti geldiğinde ben yine balkon lambalarını açık bırakmaya yeltenince Hakan'la aramızda ciddi bir arıza çıktı.. Ben korkuyorum dedikçe Hakan'dan bu ne kadar sürecek, bu kadar tırsak olduğunu bilseydim.. cevaplarını alıp kırıldım :( O beni korkaklıkla suçladıkça ama Katrancı Koyu'nda, hem de tsunami etkisi yaratarak iki kez kaydıraktan indim denize diyorum, sekiz paraşüt atlayışım var, nerem korkak benim diyorum :)
Korkuyorum, çok korkuyorum. Polislerin, evlerine hırsız girmiş insanların sözlerini düşündükçe dudak kenarlarımın uyuştuğunu hissediyorum, dudaklarımın kuruduğunu fark edip dudaklarımı yalamak istediğimde dudak kenarlarımın hissizliği sinirimi daha da bozuyor. Yattım, gözlerim açık, kulağım belki hiç çıkmayan tıkırtıları duyuyor :( Sol ayak parmaklarımın da hissizleşmesi çok can sıkıcı.
Sonra bir araç sesi duydum. Aklım, sabahın dördünde geldiği yerde çıkarmaya devam eden ağır vasıta gürültüsünü 'hırsız servisi' olarak algılıyor :( Kendimi toplayıp ayağa kalktığımda bu saçma düşüncenin akıl sağlığım bakımından beni daha da ürküttüğünü fark ediyorum.. Hakan uyuyor. Merakıma yenilip neler olduğunu anlamak için balkona çıkmayı başarıdan sayıyorum. Evet bir ağır vasıta. Belediyenin megafon direğinin altında, içinde birinin olduğu vincini yukarı kaldıran bir ağır vasıta!
Benim gündüz gelmedikleri için pazartesi günü bu işi halletmenin son ve en etkili yolu olarak neler yapabileceğimin planlarını şimdiden kurduğum iş sabahın dördünde yapılıyor :) İşçilerden biri kısık bir sesle bana sesleniyor; 'Gülen Sezer siz misiniz?' Sürekli olarak Sezer algılanan soyadımın yanlış telaffuzu bu kez hiç ahenksiz gelmiyor kulağıma; 'Evet Sezer de benim, Tezer de benim :)' diyorum kısık bir sesle. İşçi soruyor 'Anlamadım?' 'Yok bir şey' diyorum. Bu arada Hakan da uyanıp neler olup bittiğini anlamak üzere balkona geliyor usulcacık beni korkudan sıçratarak :(
İşçiyle konuşmamız sürüyor; isteğimin yerine getirildiğine dair bir imza atmam gerekiyor. Aşağı iniyoruz. Takılan aydınlatmanın yeterli olup olmadığını görmeden ben bu kağıda imza atmam diyorum. 'Ama başka direk yok burada' diyor işçi. 'Olmasın, dikersiniz' diyorum. Biz işçiyle didişirken vinçteki işçi lambaya enerjiyi veriyor! Aman Allah'ım her yer ışıl ışıl! Sanki Paris'teyiz :) Daha fazla nazlanmadan SORUNUMU BU KADAR ÇABUK ÇÖZDÜĞÜNÜZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM notunu eklediğim belgeyi imzalamaya ikna oluyorum. Ben kibar biriyim :)
Gönlümüz, aklımız rahat evimize çıkıyoruz ama zifiriye yakın karanlığı aydınlık ve mutluluğa çeviren sokak lambamızı izlemekten beni uyku tutmuyor..

Benzer bir yazı




Teşekkürler AYDEM ve bizi ışıtan enerji emekçileri..


Hafif soframız..
Soldan sağa :P
süzme yoğurt, kısır, peynir,
neden o kadar iri doğrandığı bilinmeyen biberiyeli domates, Ali abimin yaptığı patlıcan salatası..

Fındığım; neden gitsin ama? 39 değil 40 değil! Bir daha böyle bir şey olması ihtimalinde kapıya ambulans çağırmayı planlıyorum. Hala toparlanamadı. Benim söylediğim ilk gün gitseydi doktora bu kadar çekmeyecekti. Yaşlı dedeler gibi köh köh öksürüyor şimdi :( Geçmiş olsun dileğin için sağol canım. Klavyen olurum ben senin yavrucuğum :P Sana sevdanın yollarııııı, bize kurşunlar :P Ne iğrenç biriyim be :P

Banu'm; ben daha beni iki kez elektrik çarptığını, aynı parmağımı aynı biçimde acıttığım ve parmağımda iki gün atelle gezdiğimi yazmadım daha :D Doğru söylüyorsun Allah beterinden saklasın. Son bir ayda olanlar bana 'aman daha kötü ne olabilir ki' dememeyi öğretti :) Olanların nedenini anlattım sana, hep o tahta kadının yüzünden :P Sağolasın canım benim.

Bir türlü görüşemediğimiz Maviannem; çok sağol, sağlıktan daha ne önemli ki? Sağlığımız yerinde olsun, gerisi o kadar da önemli değil. Vücut, kol, bacak kırıklığı nedir ki, kalpler kırılmasın yeter. Hastalıklarla itinayla baş edilir kartvizirtimiz var hem bizim :D Çok sağol maviannem..

Nefise'm; çok sağol. Bakıyorum bakmasına da arada da söylenmeden edemiyorum: Benim dediğim gün gitseydin böyle olmayacaktı, vıdı da vıdı! Üzülüyorum çünkü. Hem hemşirenin eli de ağırmışmış :P Kızcağız kıpırdama dedikçe Hakan titretti kendini, şimdi bir de kaba eti şiş :( Çok sağol Nefise'm..

Gönüldenele'm; o çorbadan sonra ilk kez bu akşam bir şeyler yiyebildi :( Ben ona ara ara 'kilo almalısın ki ben yanında daha da şişman görünmeyeyim' diye takılırdım, :P Hastalandığında iştahı böyle kesildiği için aslında yasaklamıştım ona hastalanmayı ama dinleyen kim:D Çok hainim ben ama ya :( Ekran klavyesi deyince hep Ankara'daki komşumun oğlunun klavye tuşlarını yiyen köpekleri gelir aklıma :)))) Yeni klavyene naylon geçir malum sende Dalton'lar çok :P Sağolasın gönüldenele'm..

12 Ağustos 2010 Perşembe

39 DEĞİL, 40 DEĞİL 38.7YMİŞ!

40'a kadar yolu vardı aslında, şöyle ateşten sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titreyeydi hele bi' 'Güleeeeen üşüyorum ört üstümü' diye inildeyeydi hele.
'Hakan hastaneye gidelim'
'Yok ben iyiyim Gülen'
'Yahu neren iyi, şu haline bak!'
Buzdolabı poşetine koyup kafasında tuttuğu bir buzluk dolusu kare buz beş dakika sonra eriyince 'hastaneye gitsek mi?' Hala 'gidelim' değil. Yok gitmesek!
Gittik hastaneye. Tansiyon 10/7, ateş 38.7. Ben üzülünce 'Ne üzülüyorsun, 39 değil 40 değil' dedi!
Faranjitten kollarda kırmızı küçük benek şeklinde döküntüler.
Bir iğne yapıldı, bu Hakan'ın hiç hoşuna gitmedi. Hemşirenin eli ağırmış; 90 60 90 kızın elinin ağırlığından ne olacak Allah aşkına :P
Hemen başlansa iyi olur türünden ilaçlar yazıldı.
Nöbetçi eczaneden ilaç almak gerek. Göndermiyor beni eczaneye. 'Sus!' dedim. Ha şimdi geldim, ha buralardadır diye yürü babam yürü akşamın bir saatinde. Aldım ilaçları. Döndüm eve.
Tavuk suyuna şehriye çorbasına nane ve limon ekleyip içtik..
Umarım sabaha biraz toparlanmış olur..

Bugün bana içinden çok şirin BİR şeylerin de çıktığı bir kargo geldi :) Teşekkürün bini bir para hobiperim.. Yarın..


11 Ağustos 2010 Çarşamba

AY DUR KAÇMA!!


ORUÇ TUTABİLENLER İÇİN BAŞLIK:
AY DUR KAÇMA RAMAZAN TUTACAKLAR SENİ :)

Gerektiği zamanlarda SLE'den söz ettiğim diğer bloğum aracılğıyla bana ulaşan bir sle hastası ile uzun bir telefon konuşması yaptım bu akşam. Şubat ayında geçirdiği atak nedeniyle idame dozu streoid kullandığından oruç tutmaması için ondan da söz aldım. İlaç kullandığımız için bizim Ramazan kaçacak yani :( Siz bizsiz devam edin, bayramda buluşuruz.

SAKINCALI OLDUĞU HALDE ISRARLA ORUÇ TUTMAK İSTEYENLER İÇİN BAŞLIK:
KAÇ RAMAZAN TUTACAKLAR SENİ..

Kedicibaşı'm; çok ama çok teşekkür ediyorum. Duygularını o kadar hissettim ki, yazdıklarından objenin aslında hissetmek, yaşatmak için sadece görsel bir araç olduğunu kabullenmeyi denemem gerektiğini anlıyorum. İnan bunu başarabilmeyi çok istiyorum. Onların olmaması kişi olarak edindiklerimi, kazandıklarımı asla değiştirmeyecek ama hiçbir şeye değişmeyeceğim hatıralarımdı onlar benim :( Çok üzgünüm :( sen'li samimiyetsizlikten daha iyidir 'sen'li samimiyet. Siz demiş olsaydın bu kadar etkilenmeyebilirdim. Çok teşekkürler..

Nalan ablam; örtmenim de olmamış dedi ya tamam artık :) Nesi olmamış, bal gibi olmuş işte :) Nalan abla dur hele tokat mokat deme bana. Cuma günü yediklerimin 'bana ha?' duygusundan arınamamışken bir de sen gelme üstüme üstüme :P Karnını ısırırım senin :D
İyi olacağını hissediyorsun çünkü ben de hissediyorum. Bugün fındık beni rüyasında gördüğünü anlattı. Garip biçimde hırsızların profili hakkında düşündüklerimle çok paraleldi gördükleri.. Blog camiası yeni bir ermiş kazandı :) ----> fındık :)
Ertuğrul gibi bir ismi 'Ertuş' yapmışsınız ya, ne diyeyim ben size? Hem o Ertuğrul olacak şahsiyet kızıp vurduğu insana arkadaş mı diyor!? İmdat Nalan abla çocuk kavram kargaşası yaşıyor :P

Hobiperim, canım.. Çok ama çok, öyle çok teşekkür ediyorum ki.. Heyecanla bekliyorum :) Daha dün, asıl 27 numaralı binadan birine 2 numaralı daireye kargo gelirse çakma 27 numaralı binaya yönlendirmelerini söyledimdi :) Biz sahteyiz ya, biz klonuz ya, biz 'yalan beyan'ız ya :D
Ben yakında deliririm :D Sabah oluverse keşke şimdi :)

Fethiye'deki ilk ramazan gecem. Bakalım hareketli olacak mı, olursa bir ay boyunca geceleri rahat uyuyabilirim. Günüm, ışığım, gün dengem şaştı. Bugün çok yorgun hissettim kendimi. Uyku düzenimi de çalan hırsız! sen bunların günahından nasıl kurtulacaksın acaba, çok merak ediyorum! İnşaallah insomniaya yakalanır yakalandığın yerde de kalırsın öyle şibit gibi!!!
AMİN!
HAYIRLI RAMAZANLAR, SOFRANIZDAN BEREKET, YEMEĞİNİZDEN TAT TUZ, KALBİNİZDEN İYİLİK EKSİK OLMASIN..

10 Ağustos 2010 Salı

BUGÜNLERDE EN SIKI FIKI ARKADAŞLARIM..

Bugünlerde en en sıkı iletişimde bulunduğum, en iyi arkadaşlarım polisler. Bugün Adana asayişten ve Günlükbaşı polis karakolundan iki polis arkadaşımı bunalttım. Evet onlarla arkadaş oldum ben. Hatta Günlükbaşı karakolundaki polis abimin ‘bir gün çay’ davetini 'ama çayın yanında kekiniz yok sizin' diye reddecek kadar cıvıttım. İyisi mi keki de ben yapayım..

Artık bundan daha kötü ne olabilir ki demiyorum; Ankara dönüşü Afyon Özdilek avm’de Sedef’i orta parmağının son eklem boğumundan iğnesini içeride bıraktığını ancak ertesi gün fark edeceğimiz acemice bir arı soktu. Terliklerimi çıkarıp nasıl ‘buz, buz lazım’ diye koşturdumsa artık, restorandan orta boy buzdolabı poşetinin neredeyse tamamına yakın buzla döndüm Sedef’in yanına. Sedef ve kalabalık beni bakışlarıyla ayıpladılar. Elimde buz poşeti koşarken de ‘yaşasın arı beni değil onu soktu, beni değil onu seçti, bitti kabusum’ diye de sevinmekten hiç utanmadım :D

Ertesi gün biz parmak izi ve ifade vermek üzere karakol karakol dolaşırken Sedef de nedenini sonradan anlayacağımız arı sokması şiş ve morluğunun nedenini öğrenmek üzere hastaneye gitti. Arının iğnesini olay mahallinde bıraktığını ve Sedef’in yapılan kan testlerinden sonra arı sokmasına karşı alerjisi olduğunu işlerimizi bitirip eve dönüp karşılaştığımızda öğrendik. Dr. House takipçisi olduğu kesin doktor arkadaş Sedef’e ‘lupus işinize yaramış, ciddi reaksiyon olabilirdi’ demiş. Viva lupus!

Cuma günü rutine bağladığım ‘polis abimleri arama’ turumda evde bulunan ‘temiz’ parmak izlerinin bize ait çıktığı bilgisi üzerine Hakan’ın evde olmamasından istifade böğüre böğüre ağlarken yavaş yavaş sinir krizi eşiğine geldiğimi anladım. Kendime kesinlikle hakim olmak istemedim. Ben ağlarken Hakan’ın getirdiği kesinlikle bizim hatamız olmayan bir durumdan kaynaklı 243 liralık para cezası haberinden sonra da iyice çığrımdan çıktım ama tam çıktım; öyle böyle değil! Oysa Hakan gelecek ve bana ‘şşş’ derken başımı rakım farkından dolayı göğsüne koyup saçlarımı okşarken bir yandan da burnumu silecekti. Onun hem de ‘yalan beyanda bulunmaktan’ adımıza kesilmiş para cezası haberi sınırlarında dolaştığım sinir kirizinin içine ittiriverdi beni. Olacak iş mi; yan binanın da bizim binanın da kapısında aynı numara yazıyor (muş) Bir ay önce biri gidip yan binanın 2 numaralı dairesini satın alıyor ve hooop bizim kayıtlar bilgiç memur tarafından bir güzel siliniyor! Ha bu işlem neden; çünkü nüfus cüzdanım da kayıp! Hayatımı çalan, kaydımızın silinmesine de bir şekilde neden olan hırsız, bilmem kaçıncı kere Allah belanı versin senin! Sayende bizler arkanda bıraktığın enkaz ve pisliği kaldırmakla yükümlü biçareleriz, birer pişmiş tavuğuz!

Sinir krizine girdiğim an sokağa çıkıp ağlayarak koşmam gerekiyor benim ama Hakan o anlarımda kapının önüne dikilip beni dışarı salmıyor! Sonradan bunu neden yaptığına bir açıklama da getiremiyor. Sürekli olarak önce gayet yumuşak bir ses tonuyla ‘sakin ol’ sözleri bir süre sonra emre dönüşünce ben daha da coşuyorum. Yahu biri bana ‘sakin ol’ dediğinde sakin olmam gerektiğini anlayabilsem ya da bunu yapabilsem zaten yaparım değil mi?. Bir kere daha böyle olmuştu. Çıkmak istiyorum, adam geçti kapının önüne, bırakmıyor beni! Bırak diyorum, yok bırakmıyor. Yine rakım farkından dolayı karnını ısırıverdim ama yine çıkamadım evden; o ayrı. Bu kez girdiğim sinir krizinden çıkabilmem için eli ağır Hakan bey tarafından yüzüme nakşedilen üç okkalı tokattan sonra çıkabildim ancak evden :( Koşa koşa ağlaya ağlaya, kimin bana baktığını umursamayacak derecede delirmiş her zaman çay içtiğimiz sahildeki kafeye gidip ‘affet beni anne, emanetlerine sahip çıkamadım’ diye ağlamaya devam ede ede bir saat içinde üç tane bira içtim. Nasıl becerebildiğimi hatırlamadığım bir yolculukla eve döndüm, birkaç saat önce yediğim fasulyeyi her yere kustum L Hakan beni duşa soktu. Uyandığımda 22.00 civarıydı, dinlenmiştim, ağlamaya devam ettim..

Fırsattan istifade :P kocamdan sopa yememe neden olan hırsız Allah yine belanı versin!

Bela okuma diyorlar, çıksın karşıma bak ben ona neler edeceğim; belanın lafı mı olur?

Çok üzgünüm, o kadar üzgünüm ki.. Geldiğimizin ertesi günü çat kapı yapan sağ olasıca canım Ali abim bana kızacak ama kendimi perişan etmeye devam ediyorum. Diğer kayıplarımın hiç ama hiç önemi yok ama o üç parçanın bulunması için ne gerekiyorsa yapmak bir parça olsun içinde yüzdüğüm, suyu siyah vicdan azabı denizinde kulaç atabilmem için bana güç veriyor..

Kuyumcular Odalarına postalar yazdım. Postayla ulaşamadığım odaları telefonla aradım. Adana odası duyurumu üyelerine bildirmek için benden 50TL istedi!

Muğla Emniyet’ine evime hırsız girdikten sonra ancak öğrendiğim Fethiye’nin sezonda yaşadığı ama artık halkın sanki çok sıradanmış gibi kanıksadığı hırsızlık olaylarını anlatan uzunca bir posta yazdım. Belediyeye sokağın yeterince aydınlatılmadığını, konuyla ilgili talebimi bildiren bir posta yazdım. Perşembeye kadar yanıt gelmediği takdirde yazdıklarımı daha da detaylandırarak Emniyet Genel Müdürlüğüne ve Başbakanlık Bilgilendirme Birimi’ne yazacağım. Emniyet Genel Müdürlüğünü düşünmüştüm ama Başbakanlık Bilgilendirme’den beni bugünkü telefon konuşmamızda haberdar eden Adana asayişten polis memuru L… Beye teşekkürler..

Kocaeli’de izgaz kapaklarından birine takılıp düştüğümde belediyeye yazdığım şikayet postasına bir saat sonra yanıt vermişlerdi. Vatandaş ve insan olarak aynı duyarlılığı bekliyorum..

Muğla Emniyet Müdürlüğü’ne yazdığım postadan bir miktar:

Ben buraların yabancısıyım. Sonradan öğrendiğim üzere yazın hırsızlığın had safhada olduğu Fethiye'de daha geldiğimin üçüncü ayında böyle acı bir deneyim yaşamak bu güzel ilçeyle ilgili düşüncelerimi çok değiştirdi. Bir de aynı gün içinde civardaki 8 eve daha hırsız girmiş olduğu söylentilerini duyunca hiç huzurum kalmadı. Farklı bir iklimden gelmiş biri olarak sıcakların beni hayli rahatsız ettiği bu günlerde kapılar camlar kapalı ve üstelik kilitli yatıyorum evimde. Baş ucumda kesici bir alet bulunduruyorum. Cuma günü (7 ağustos) polisten parmak izlerinin bize ait çıktığını öğrendiğimde girdiğim sinir krizinden çıkabilmem için eşimden üç de okkalı tokat yemiş bulunmaktayım..

Diyorlar ki; 'e sen de altınlarını evde bırakmasaydın' İyi de ben de bir tesise gittim. Orada çalınmayacağı ne malum? Hem ben kapımı kilitleyip gönül rahatlığıyla evimden çıkıp gidemeyecek miyim? Bize çok yardımcı olan polis arkadaşlarımızdan birini sözleri ise tedirginliğimi iyice artırdı: Canınıza gelmediğine şükredin, neden biri diğerinin alternatifi olsun? Canıma da malıma da gelmesin; ikisinden birine mutlaka bir şey olmak zorunda mı? Bir polis arkadaşımızın 'korkmayın, girdikleri eve bir daha girmezler' sözleri üzerine balkonuma 'BU EVE HIRSIZ GİRMİŞTİR' pankartı mı asayım? Ben ne yapayım?

Değerli eşyalarımı evde bırakıp gittiğim için bana sitem edenlere 'hırsızın hiç mi suçu yok?' diyorum. Bu üzüntümün arasında bir de kendimi savunmak zorunda bırakılıyorum. Hırsızı suçlu göstermek için kendimi savunmak zorunda kalıyorum. Evimin bulunduğu yerde neredeyse tüm evlere hırsız girmiş, insanlarla derdimi paylaştığımda o kadar rahat biçimde 'bizim eve de girdi' demeyeni neredeyse yok.. Köşe başındaki apartmanımızın belediye anons direğinin olduğu yer çok karanlık. Belediyeye posta yazarak ışıklandırılması konusunda ricada bulundum ama şimdilik balkon ışığını açık bırakıp kendi emniyetimi kendim sağlamaya çalışıyorum.

Yaz aylarında hırsız çetelerinin buraya gelip hırsızlık yapıp sonra ilçeyi terk ettikleri konusunda söylemler duyuyorum. Ne kadar korktuğumu söylememe gerek yok sanırım ve bu vakaların halk tarafından nasıl bu kadar kanıksanmış olduğunu, bu kadar hırsızlığın olduğu bir yerde neden MOBESE kameralarının olmadığını anlamakta zorluk çekiyorum.

Bir başka sivil memur arkadaşımızın sezon içinde 500 hırsızlık vakasının olduğunu söyleyince de 'nasıl bir yere geldiğimi' düşünmeye başladım. Babamın tepkisinden çekinmesem şu an şu saatte eşyalarımı toplayıp arkama bile bakmadan gitmek isterim buradan..

-------

Uyumuyorum ben, ev ışıldak gibi. Salon ve mutfak balkon ışıkları yanıyor, küreyi ısıtıyorum feci derecede. Az önce Hakan hapşırdı ve ben yerimden sıçradım, bir miktar daha ağladım arkasından. Hayatımın zindana çevrilmesine az kaldı. Gerilim filmlerindeki gibi elimde mavi saplı küçük bir bıçakla dolaşıyorum kendi evimde; ara ara kendi çevremde bir tur atıp devam ediyorum yoluma. Umarım kabusum bitmiştir yoksa o bıçağın üzerine düşer yaralasam yaralasam anca kendimi yaralarım ben :/ Bir de aklıma, ilk geldiğimizde kapımızı açık bırakıp uyuduğumuz günler gelince Alaska’ya yanlışlıkla düşmüş sıcak iklim insanı gibi tir tir titriyorum ama korkudan! Ha bu arada yaralama olayı ille de yatak odasında olacak çünkü benim evimin yatak odasının dışındaki alanları halka açık! Hırsız kadar hakkım yok şu memlekette.E ben kendi emniyetimi kendim sağlayacaksam evimde yakaladığım hırsızın başına gelebilecek akibeti neden ben belirlemiyorum? Yok mu hırsızın hiç suçu?

Sedef’lerle birlikte 3 ağustosta döndük Fethiye’ye. Kocaeli’de onları bekleyen işleri olduğu için Cuma günü babamı da alıp Kocaeli’ne döndüler :( Şimdiden özledim.. Kısa Fethiye tatilleri sırasında Tlos ve Saklıkent’e gittik. Saklıkent’te kanyona giremediğim için çok üzüldüm ama girmem mümkün değildi çünkü suya girmemle birlikte neredeyse ağlatacak derecede yirmi senedir kendimi soğuktan sakınmama neden olan Reynaud Fenomoni ağrılarını hissettim :( Berbattı :(


Yakapark.

Su o kadar soğuk ki 15 dakika kalana içecek 30 dakika kalana yiyecek+içecek ısmarlıyorlar..

Adana'lı bir genç 2 saat 15. dakika kalmış bu suda!

On yedilik bir kız da 1 saat 15 dakika!

Şimdi nasıllar acaba :P


Tokatladığına bakmayın sever beni Hakan benim Onu sevdiğim gibi :)


Bu yavrucak, mini havuz süsü verilmiş barda bir o yana bir bu yana yüzüp duruyordu.


Benim elim de dahil, önünden geçtiği her el onu dokunarak rahatsız ettik :(
Bize yapılsa ne hissederiz acaba; yürürken biri tarafınfan böyle mıncıklansak :(
Özür dileriz balık..

Yemeğimizi balkonda yiyoruz Hakan’la, hırsıza ‘bozamadın bizi, bak ne kadar mutluyuz’ imajı veriyoruz.

Ben bu işin peşini bırakmayacağım. En azından çevremdeki insanlar artık ‘burada hırsızlık çok olur’ demek yerine ‘ne hakla bizi bizim evimize girebilir?’ diyecekler. Evine hırsız giren alt kat komşum ‘Gülen abla bir tek seni gördüm hırsızın peşine düşen’ dedi bugün bana. Bu da bir şeydir..

Kötü gün dostum varmış; hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Kısa zamanda bir ipucuna ulaşmayı umuyorum, hayal ediyorum, bunu çok istiyorum..

Yorumlar için çok teşekkür ediyorum, hepinizi sevip öpüyorum..

Nöbet tutmaya gidiyorum ben şimdi..

Not: Para cezasına her iki binanın kapı numarasının aynı olduğunu gösteren fotoğrafları da eklediğim okkalı bir dilekçeyle itiraz ettik. Artık kabak kimin başına patlarsa :) Öğrenmiş miyim bencil olmayı Nalan ablam? :P

2 Ağustos 2010 Pazartesi

SIKILDIM SİZDEN..

Neval hanım ;
Madem empati yapma konusunda bu kadar beceriklisiniz kendinizi şehit ana ya da babası yerine koyun, düşünün bakalım bir şehit anası olsanız yine de ‘evet Recep bey haklı, askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ diyebilecek misiniz? Kendinizi sadece Recep beyin yerine koyunca empati yapmış olmuyorsunuz neval hanım. Madem hem empatik hem objektifsiniz -ki ben konu ile ilgili objektif olmadığımı ısrarla söylüyorum- objektifliğinizi gösterin ve şehit ailelerini de en az Recep beyi düşündüğünüz kadar düşünün.

Ben kelime oyunu yapmayı çok severim ama anlatmak istediklerimi daha çarpıcı olsun diye oynarım kelimelerle, ironi yapmayı denerim sık sık. Kelimelerle kaçak güreşmem ben. Sizin kullandığınız GÖZÜKEBİLİYOR sözcüğünü de kelimelerle kaçak güreşmeye örnek örnek verebilirim ama.

Kusura bakmayın, benim akıl süzgecim söylemlerdeki hiçe sayılmışlığı, insanların acısı, açlığı ve haksızlıklara karşı duruşuyla umursamaz olan tarzı kabul etmiyor. Benim aklı sağlığım bu kadar rahatlığı kabul etmiyor, ben bu kadar rahat biri değilim.

İşçisi, emeklisi, askeri, köylüsü, şehit ana-babası, çiftçisiyle kavgalı bir Recep bey var karşımızda. O empati yapmıyor ama?

Sizi suçladığımı da nereden çıkardınız hem? Ben sadece neden açık yazmıyorsunuz diye sordum. Düşüncelerinizi neden ' siz anlamışsınız zaten’ gibi cümlelerle ifade ettiğinizi sorguladım. Açık açık başbakan diyebildiniz mi ? Diyemediniz; benim anlamamı beklediniz. Hem açık açık yazamayın hem de ‘başbakan diyemeyecek biri mi zannediyorsunuz karşınızdakini ??’ diye sorun. E hani yazabildiniz mi?

Ben kendimi yakın hissettiğim birinin düşüncelerini o kişinin ismini belirtmeden yazsam bu tarz beni mutlu etmezdi.

Madem hukukta aksi iddia edilene kadar herkes suçsuz; Ergenekon ve takip eden davalarda insanların suçları belli mi peki? Hani aksi iddia edilene kadar insanlar suçsuzdu? Neden neyle itham edildiklerini bilmeyen o insanlar hala içeride?

Beni de nefretiyle yaşamaktan mutluluk duyan biri gibi lanse etme çalışmalarınız inanın beni hiç üzmedi, hiç bozulmadım çünkü Recep beye olan büyük nefretim hayatımın bütün alanında etkili değil; hatta bilakis, sevmeyi seven biriyim ben. Çok ilginç; empatiden, objektiflikten söz eden biri bu sözleri söyleyebilsin; ‘nefretiyle yaşamayı seven Gülen hanım’ sözleriniz ne kadar önyargılı Da olduğunuzu gösteriyor.

Yandaş medya da olmuşuz; evet yandaşm; düşüncelerini bilmediğiniz halde savunduğunuz Recep beyin yandaşı olduğunuz kadar ben de bildiklerini söyleyen insanların yanındayım/yandaşım..

Ha bu arada, eksik ifade ettiğimi fark ettim Recep beyden nefret etmiyorum çünkü Recep beyden çoooook nefret ediyorum! Bu nefret ben ve benim gibi düşünenlerin haklı gururdur.

Evime giren hırsızdan da, askerimi şehit eden de nefret ediyorum. Görüyorsunuz ya, nefret ne kadar insani bir duygu..

Ben asla ‘yanlış anlamışsın/ız’ demem, anlamamışsın/ız hiç demem. Hep kendimde ararım; kırmamak için ‘benim anlattığım gibi anlamamışsınız, ben anlatamamışım derim; en olmadı doğru anlamamışsın/ızla son noktayı koyarım. Ama siz beni hiç anlamamışsınız..

Not: Verdiğiniz yanıt üzerine koyduğum son noktanın aslında noktalı virgül olduğunu fark ettim.

Not 2: Eğer benim amacım polemik yaratmak olsaydı bana olan destek yorumlarını yayımlardım ama bakın yapmıyorum bunu.

Bundan sonraki yorumlarınızı da keyfi olarak yayımlamayacağım; hatta okumadan silme hakkımı kullanacağım; bilginize çünkü size ayırdığım zaman şu an evimde tatillerinin ikinci devresini geçiren aile bireylerime haksızlık oluyor..

Aa BUNLAR DA VARMIŞ :)

Related Posts with Thumbnails