29 Nisan 2010 Perşembe

DAHA DA NET AÇIKLAMA!

İlk gün üstü kapalı yazdım. İkinci gün yanlış algılamalara bir açıklama yapılması gerektiğini fark edince net bir açıklama yazımı yayımladım.
Ama anladım ki neden bu kadar, öncelikle kızgın ikinci sırada kırgın olduğumu daha da net anlatmam gerekiyormuş.
Bu bir yargısız infaz değildi. Asıl bana ve Fındığıma yapılan yorumlar yargısız infaz niteliğinde.
Madem kendimi savunmam gereken bir yerdeyim; yine de detaya girmeden konuyla ilgili üçüncü ve son yazımı yazıyorum.

Bir insanla tanışıyorsunuz. Değerlerini önemsiyorsunuz, kısa bir sürede bir kargo gönderecek kadar da samimi bulduğunuz birisi bu. Gönderdiğim kargonun bile üçüncü şahıs tarafından yanlış anlaşıldığı bir takım olaylar sonucunda kişiyle iletişimimi minimum düzeye indiriyorum. Sonra bir gün kişinin bloğundan kişinin ölüm haberini okuyup sarsılıyorum. Sarsılıyorum, çünkü annemi bir kaç ay önce kaybetmişim, ölüm her zamankinden daha yakın bana :( sarsılıyorum, çünkü kişi, üçüncü şahsa gidip gönderdiğim kargonun aramızdaki herhangi başka türlü bir yakınlıktan kaynaklanmadığını söylememi benden rica ettiği halde kendimi böyle bir duruma sokmak istemediğim için bu ricayı reddettiğim, kendisine bu konuda yardım etmediğim ve dolayısıyla kişiyi yalnız bıraktığım için pişmanlıklar, suçluluk duyguları hissettiğim bir Ufuk Çizgisi :( Evli biriyim ben, eşini çok seven bir kadın, özgür bir ruha sahip, özgür ruhu eşi tarafından desteklenen bir kadınım ben. Hiç kimse istedi diye bir başkasına gidip 'siz yanlış anladınız, bu kişiyle aramızda bir şey yok' diyemem, demem. Gayet resmi bir dille buna karşın samimice geliştirdiğim arkadaşlık iletişimimi kimseye sorgulatmam.. Kızıyorum Ufuk Çizgisi'ne çünkü kimse beni bu duruma düşüremez, düşürülmeme göz yumamaz. Benimle geliştirdiği arkadaşlığın sorgulanmasına izin veremez. Beni bir kanıt gibi üçüncü şahsın önüne sunamaz, yapmamı istediği şeyi bana teklif bile edemez :( Bunu bana ve kişiliğime yapılmış bir haksızlık olarak algıladığım halde yine de iletişimde kalıyorum Ufuk Çizgisi ile. Silmiyorum tamamıyle. Sonra Ufuk Çizgisi'nin yaşadığını hissediyorum. Böyle bir hisse kapılıyorum. Bunu o ana kadar hiç tanımadığım biriyle (canım Ali İkizkaya abimle) paylaşıyorum. Elimdeki kargo adresine ait telefon bilgilerine internetten ulaşıyorum. Aradığımda 'orada öyle biri olmadığı' bilgisini alıyorum. Konuştuğum kişi kendisi değilmiş? ama benim aradığım bilgisinin kendisine ulaştırıldığı bugün itibarıyla kendisi tarafından bana iletildi. Yani onu aradığımızdan haberi de var! Ali abiyle uzun ve sürekli konuşmalarımız sonucunda Ufuk Çizgisi'nin yaşadığını ama duygusal anlamda bir ölüm yaşadığı sonucunu çıkarıp bir gün ortaya çıkmasını ve bize ulaşmasını umuyoruz. Ali abiye 'çocuklarını bulalım, yardım edelim, bir şeyler yapalım' diyorum ağlayarak. Ali abi kalkıp Ufuk Çizgisi'nin adresine gidiyor. Adreste her ne kadar inkar etse de Ufuk Çizgisi'nin kendisi 'burada öyle biri yok' diyor. İnanıyoruz çünkü Ufuk Çizgisi'ne ait bir fotoğraf yok elimizde. Ve biz ulaşamadığımız bu arkadaşımızın bizde yarattığı duygulardan yola çıkarak sanallıktan bir adım öteye gidilmesi, samimi duyguları olan insanların birbirlerini tanımalarının ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anlayıp yazarlarının birbirlerinin adres ve gerçek isimlerini bildikleri bir blog kuruyoruz Ufuk Çizgisi anısına.

Ve ne oluyor.
Biz bu işlerle uğraşırken, Ufuk Çizgisi düştü mü, yardıma mı ihtiyacı var, çocukları ne oldu diye düşünürken Ufuk Çizgisi üç hafta sonra blog dünyasına yeniden merhaba diyor. Habersizce, sessizce..
Ve ben geçen hafta, yani olayın üzerinden tam altı ay geçmişken tesadüfler sonucu Ufuk Çizgisi'nin bir blogda yazılar yazdığını öğreniyorum! Ve babamın da tanık olduğu bir şok yaşıyorum. Yaşadığından emin olmam ayrı ama burnumuzun dibinde bir blog sahibi olması beni ciddi anlamda sarsıyor! Nasıl yani diyorum? Sonra da biz onun için üzülür ve ona ulaşmak için çaba sarf ederken Ufuk Çizgisi'nin bu kadar yakınımızda, bu kadar rahat davranması beni öfkelendiriyor. Kim olmak ister benim yerimde?? Kim benden farklı davranırdı? E izin verin de bu kadar kızmaya hakkım olsun.

Amacım üzmek, rencide etmek olsaydı açık seçik isim geçirdiğim bir yazı yazardım ama öyle yapmadım. Üstü kapalı biçimde yazmayı rencide etmemek için seçtim. Neden yazmayacaktım? Neden susayım? Aradan altı ay geçiyor, biz bir haber çıkar mı diye beklediğimiz Ufuk Çizgisi'nin o kadar büyük sıkıntılardan sadece üç hafta içinde sıyrılarak yeni bir blogda yazıyor olmasına, arkasında kendisini merak eden, kendisi ve çocukları için üzülen insanlar bırakarak gitmiş olmasını umursamadan yeni bir kişilikmiş gibi yazmasına çok kızıyorum. Bunu haksızlık olarak addediyorum.. Eğer ilk günkü yazım Fındığımla anlaşmazlığa düştüğüm, Mavi Kuş hareketiyle ilgili bir sorun olduğu algılanacak biçimde olmasaydı ikinci yazıyı hiç yazmayacaktım. Okuyucu sayımız patlamış, izleyici sayısı artacakmış. Bunlar benim için önemli olsaydı elime geçen bir fırsatı bunun için kullanırdım. Detay vermiyorum ama böyle biri olmadığımı en azından oniki arkadaşım biliyor. Ben büyüdükçe küçüleceğine inanıyorum. Bütün arkadaşlarımın isimlerini, nerede yaşadıklarını, çocuklarının isimlerini ve kaçıncı sınıfta olduklarını biliyorum. Bu benim için izleyici rakamından çok daha özellikli ve mutlu edici bir şey.

Dürüstlük mü; profilinde 'kim olursa olsun doğruyu söylemek adına son köye yerleşmişim ne diyeyim.' yazan biri eğer böyle davranıyorsa çıkabilecek sonuçlara da göğüs gerecek. Yaptığın şeyin sonucuna katlanamayacaksan yapmayacaksın. Dürüstlüğün bir erdem olduğunu savunan birinin dürüst davranmamış olmasının bu kadar rahat kabullenilmesi kusura bakmayın ama benim kaldırabileceğim bir şey değil. Yazılarımın hiçbirinde dürüstlüğün erdeminden ısrarla söz ettiğimi hiç hatırlamıyorum çünkü dürüst olmak bir meziyet değildir. Dürüst olmak zaten olunması gereken bir durumdur! Bu nedenle dürüstlüğün tarafıma yapılan göndermesini hayretle karşılıyorum..
Kişiye gelen yorumlarda 'maillerle gizli kapaklı halletmemiz' konusu da irdeleniyordu. Ha göz görmesin, gönül katlansın, kol kırılsın yen içinde kalsın. Öyle mi?? Yok, bu benim harcım değil. Böyle bir olaya göz yumulsun? Ben yumamam gözümü doğrusu. Biz yaşadığını bildiğimiz halde ölüm haberine duygu ölümü diyerek saygı duyalım, bunu yapan kişiyi ayıplamayalım, yeterince ilgilenemedik diye kendimizi suçlu hissedelim ama kişinin yaptığı hoş görülsün? Bu da yazmaz kitabımda. Adsız bir arkadaş 'dürüstlükten en çok söz edenler, genellikle en az dürüst olanlardır. Bir kez daha kanıtlanmış oldu sanırım:)' demiş, ne güzel demiş. İyi ki profilinde 'kim olursa olsun doğruyu söylemek adına son köye yerleşmişim ne diyeyim' yazan ben değilim.

Özür konusuna gelince; bu bir itiraf değildi ki. İtiraf, yaptığın ama kimsenin bilmediği kötü bir şeyi durup dururken söylemektir. Eğer zamanında itiraf edilseydi en ateşli savunucusu olurdum onun. Olay anlaşıldıktan sonra dilenen özrün ne anlamı var? Bir kadın düşünün, kocası tarafından aldatılan bir kadın. Koca bir biçimde ortaya çıkmasından önce eğer bu ihaneti söylemişse onun adı itiraftır. Kadın kocasının kendisine ihanet ettiğini öğrendikten sonra koca tarafından dilenen özrün değeri nedir? Dilense ne; hatta dilenmese daha iyi olur.

Bu nedenle kişinin dilediği özrü hiç ama hiç önemsemiyorum, değerli bulmuyorum. O özür, kişi deşifre olmadan dilenseydi kişiyi bağrıma basardım, dilediği özrün altında yaşadığı sıkıntılar nedeniyle ezilirdim. Birinin kendini ölmüş gibi göstermesi nasıl bir duygudur, nasıl bir kırılma noktasıdır. Ama aynı kişi bunu yaptıktan sadece üç hafta sonra ortaya başka bir kimlikle çıkıyorsa, bu kimileri için duygu sömürüsü olarak algılansa da hiç itiraz edilmesin; bu kendine değer verenleri, kendisi için üzülenleri aptal yerine koymaktır.

Kişiyle gün içinde süren postalarda ısrarla söylenen 'önce benimle konuşsaydınız, bana ulaşsaydınız' düşüncesine karşı diyorum ki; neden? Neden önce size ulaşacağım? Koskoca altı ay boyunca siz bana ulaştınız mı? Göründüğü gibi de değil üstelik, postalarda hesap sorma kokusu aldığım hafif sertliğe doğru giden bir dil kullanılması da cabası! Hata yapan ben değilimki ama.. Blog yazısına gelen kibar uslupla çok da ilgisi olmayan bir dil. Postalardaki dilin dışında kullandığı gayet mazlum dille yazdığı blog yazısı yorumları, yayımladığım halde yayımlamadım sanıp 'yorumumu yayınlamamışsınız..yakışan yayınlamaktı' demek ne demek? Siz bana neyin yakışıp neyin yakışmayacağını söyleyebilecek durumda mısınız? Siz yaptığınızı kendinize yakıştırabiliyor musunuz? Göründüğünüz gibi değilsiniz ne yazık ki.

Hata insanlar için; var mı itirazı olan? YOK! ama köşeye sıkışınca dilenen özür özür müdür? Hem ben özür dilensin istemedim ki, özür dilenmesi için bir talebim olmadı ki. Kaldı ki bu biçimde dilenen özrün geçersiz değersizliğinde ben neden özür dilenmesini isteyim ya da bekleyim?

Bilip susanlar da benim için kişiden çok farklı değil. Bir aldatılmaya göz yummak kişinin yaptığından çok da farklı bir his uyandırmıyor bende. Bilip susanlar bu tür davranışları normal görenlerdir. Bu normal görülecek bir davranış tarzı değil..
Affetmek konusuna gelince, affetmemek kim ben kim Allah aşkına?? Konu bu değil ki, konu, arkadaşlığı bu biçimde sınanmış birine duyulan kızgınlık ve kırgınlığın bu kadar çabuk geçmesinin mümkün olmayacağı ile ilgilidir. Öyle özür dilenince hemen kabul görmüyor. Kalbim kırıldı benim. Dahası var mı?

Not:Taşınıyor olmamız nedeniyle yarın internet bağlantımı kapattırıyoruz.
Yani ben kaçmıyorum, sadece bir kaç gün için nete giremeyebilirim..


Amaçsız fotoğraf.
Bugün çektim ve çok hoşuma gitti..


Daha önemli not: BÖ'ne katılan Özgüranne'ye lütfen destek!

28 Nisan 2010 Çarşamba

NET BİR AÇIKLAMA!

Detaya girmek istemiyorum. Öfkem ve kızgınlığım ayrı konu. Amacım yanlış, hatalı, sorumsuzca davranmış birini insanların gözünün içine sokmak, rencide etmek değil. Bu sözleri söylemeye herkesten çok hakkı olduğunu düşünen bir grubun içindeyim ve bu grupla birlikte olmak beni mutlu ediyor. Zarardan karımız da bu grubun her bir parçasının birbirine olan bağlılığı ve sevgisi olsun artık.

Uzatmayacağım; net haliyle konu şu; öldüğüne asla inanmadığımız, kendi ölümünü kendi bloğundan duyuran UFUK ÇİZGİSİ yaşıyor ve burnumuzun dibinde bir yerde yazılarına devam ediyor. Uğradığımız haksızlığın, vicdani ve duygu olarak sömürülmemizin bir bedeli olmalıydı; işte bu yazı o nedenle yazılıyor.

Anlamaya çalıştık, 'duygu ölümü gerçekleşti; tıpkı beyin ölümü gibi. Yeni kan ve organla geri dönecek' dedik. Bekledik, sohbetlerimizde isminin geçmediği çok az zaman oldu. Ama yeni öğrendiğim üzere tam altı aydır sanki hiçbir şey olmamış gibi hem de ölümünün daha üçüncü haftasında blog camiasına yeni bir blogla katılmasına fena bozuldum!

UFUK ÇİZGİSİ'ne gönderdiğim bir kargodan dolayı elimde adresi mevcuttu, ölüm haberinden sonra o adrese ait telefon numarasını internetten bulmam ne kadar zaman aldı ki?? Aradığımda 'burada öyle biri yok' yanıtı aldım :( Yılmıyoruz, Ali abim UFUK ÇİZGİSİ'Nİ bulmak için şehrin bir ucundan diğer ucuna 70 km. yol yaparak gittiğinde UFUK ÇİZGİSİ'NİN bizzat kendisinden 'tanımıyorum' yanıtını alıyor.. Bu kadar kendine yabancı olan biri size ne kadar yakın olabilir ki?

Öğrendiğimden sonraki yani şu iki gün içinde 'o değilmiş' tavırları, bir önceki yazım için ama kesinlikle kaba olmayan bir tavırla 'keşke önce bana sorsaydınız' sitem dolu postaları..
Ne yani; 'ben sizi deşifre ettim, izniniz olursa böyle bir yazı yazacağım' diye onay mı alacaktım?

Şimdi yine gitti, özür dileyerek gitti ama deşifre olduktan sonra dilenen özrün benim için ÖNEMSİZLİĞİ :(
Merak edenler olacak, soracaklar, okuyanlara, izleyenlere verilecek bir cevap yok mu? Olmalı ama? Özür diledim ve ben yine gidiyorum demek? Kalacak ve yüzleşeceksin; önce kendinle..
Sonra sana değer verenlerle..

Köşe başındaydık biz..
Bir tık yeterdi, bizim onu anladığımızı söylememize fırsat vermesi için sadece bir tık..
Biz zaten yaşıyor olduğunu biliyorduk, bilmediğimiz tek şey onun hiçbir şey yokmuş, olmamış, arkasında onun için üzülen insanlar bırakarak gitmiş olduğunu bilmiyormuş gibi davranarak yaşamaya devam ediyor olduğuydu.

ANISINA FACEBLOG ADINDA BİR OLUŞUM GELİŞTİRDİĞİMİZ UFUK ÇİZGİSİ BİZ SENİ SEVMİŞTİK, YENİ SEN'İ DEĞİL!
Sanal diyoruz ?
DEĞİL İŞTE!

BU AÇIKLAMA BİR ÖNCEKİ YAZIMIN ÜSTÜ KAPALI OLMASI, YANLIŞ YA DA EKSİK ANLAŞILMASI HATTA ARTIK İÇİNDE BULUNMAKTAN MUTLULUK DUYDUĞUM MAVİ KUŞ HAREKETİ İLE İLİNTİLİ OLARAK ALGILANMASI NEDENİYLE FACEBLOG YAZAR GRUBUNUN ORTAK KARARI OLARAK HAZIRLANMIŞTIR.
YİNE DE ÜSTÜ KAPALIYSA; EN NET HALİYLE: UFUK ÇİZGİSİ KENDİNİ ÖLMÜŞ GİBİ DUYURDUKTAN ÜÇ HAFTA SONRA YENİ BİR BLOGLA BLOG CAMİASINA AKMIŞTIR.

FINDIĞIMLA BİRLİKTE DE ZİYARET ETTİĞİMİZ MAVİ KUŞ'LA İLGİLİ HER ŞEY ÇOK GÜZEL GİDİYOR. KATKISI OLAN BÜTÜN ARKADAŞLARIMA TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİYORUM.

ŞOK ŞOK ŞOK! VE EKLEME!

Duygularının sömürülmesinden kim hoşlanır? Ben hoşlanmam. Sömürülmeye çok elverişlidir benim duygularım. Çabuk yıkılır, çabuk üzülürüm, toparlamak için kendimi bile yanaştırmam kendime.
Bir rastlantı sonucu -ki aslında çok da ilginç olduğu söylenemeyecek türde tanışıklığımızın üzerinden çok geçmemişti ki acı bir haber duyuruldu.
Kim tarafından?
Kimliği meçhul..
İnanamadım, inanmak istemedik sonra da 'inanmadık' zaten. Buna karşın salak abim (YANİ ALİ İKİZKAYA ABİM) ve salak ben, ölmek için bedenin toprağa girmesinin gerekmediği, duygular öldükten sonra zaten ölündüğü konusunda fikirler geliştirip saygı duyduk bu duyurunun içeriğine. Ölen duyguların karşısında durduk, ölen duyguları hayata döndürmek amacımızdı; dolayısıyla elimizde olan metaryellerle telefon bağlantısı kurup 'orada öyle birinin tanınmadığı' bilgisine ulaşmamız bizi tatmin etmedi. Yüzyüze de görüşüldü ama öldüğü duyurulan kişinin bizzat kendisinin 'tanımıyorum' şeklindeki inkar yolunu seçmiş olması -çünkü yüzünü daha önce hiç görmemiştik- bir süre sonra yeniden dirilecek olan kişinin 'kayıp' kalmak istediği sonucuna ulaşıp tuttuğumuz ipin ucunu bıraktık çünkü bir başkasını anlamaya çalışmak özveri işidir. Özverili davranıp 'ölüme gömülen duyguları' kontrol altına almaktan vaz geçtik. 'O öyle istiyor' dedik. Öyle değilmiş ama..

Şimdiyse duygularım 'ifşa etmek' duygusundan arındı ama kendimi aptal gibi hissediyorum, kendimi kötü hissediyorum. Duygularımın üzülmesinden, kırılmasından hiç hoşlanmıyorum. E bu kadarına da hakkım olduğunu sanıyorum. Aslında sanmıyorum, buna hakkım olduğunu biliyorum.

BİLİYORUM VE BİLDİĞİMİ SÖYLEMEK İSTİYORUM.
BİLİRKEN SÖYLEMEMEK İSTİYOR DEĞİLİM.
BEN ARTIK BİLİYORUM VE SEN BENİM BİLDİĞİMİ BİLMİYORSUN!

O artık başka biri. Kendisine hiçbir biçimde inanmadığım biri.
O benim gözümde önemsiz biri, hem de çok önemsiz.
Saygı duymadığım.
Ve en önemlisi güvenilmez biri..
Ölmüş duyguların aradan bir ay geçmeden bu kadar toparlanabilmesini aklım almıyor.

Kafasını kuma gömdüğünde saklandığını sanan devekuşları misali, beyni toprağa gömülü..
Bu 'O değilmiş' gibi yapmak hissi sağlıksız ve çok saygısızca.
Oyuna yatmadan kendine saygı duymalı önce insan, sen kendini inkar ediyorsan saygı duymanın ne demek olduğunu bilmiyor olmalısın.
Aynada yüzüne bakarken, kaçırmamalı gözlerini aynadaki gözlerden.
Kendinden kaçarken bile adam gibi kaçmalı insan.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış.
Sen onuncu köydesin ama ne kadar doğrusun?
Bu kadar basit oyunlarla kendini kandırmaktan öte gitmeyen bir davranış biçimiyle edindiğin OKA!
Bekir Coşkun'a ayıp oluyor ama.

----------------------------------------------------------------
İşlerini kolaylaştırmak için çevresine küçük adamlar, yardımcılar, getir-götürcüler toplamak zorundadır, çünkü bu büyük işi tek başına yürütemez. Üstelik, çevresine küçük büyük adamlar toplamazsa, sen onu anlamaz, bir kenara iter, adam yerine koymazsın. Bir sürü küçük büyük adamla çevrilmiş olarak, senin adına güçler ve yetkiler ele geçirir, ya da bir damla hakikat, ya da yeni, daha iyi bir inanç bulur sana.

Sayfalar dolusu söylevler yazar, özgürlük yasaları, vb. şeyler yazar, kendisini ayakta tutacak olan senin yardımın ve ciddiliğindir. İçinde bulunduğun toplumsal bataklıktan çıkarır seni. Birçok küçük büyük adamı bir arada tutabilmek, senin güvenini yitirmemek için gerçekten büyük olan bir adam, derin bir aydın yalnızlığı içinde, senden ve gürültü patırtıdan uzak ama aynı zamanda senin yaşamınla yakın bir ilişki içinde, elde edebildiği büyüklüğünden her gün bir parça vermek, özveride bulunmak zorundadır.

Sana 'öncü'lük edebilmek için, senin onu erişilmez bir tanrıya dönüştürmene göz yummak zorundadır. Olduğu gibi, sade bir insan olarak kalsa, diyelim, elinde evlenme cüzdanı olmadığı halde bir kadını sevebilen bir adam olsa, ona güvenmezsin çünkü, onu olağandışı bir insan olarak görmek istersin.

kes sesini sevgili küçük adam. yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini çıkaracak halin yok. seni kurtarmak istiyor değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik, suratında maske, acımasız kanlı elinde bir iple beni asmaya bile gelsen, sana söyleyeceklerimi, bu konuşmamı tamamlayacağım. (............) beni asamazsın sen küçük adam. çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini ve yaşama sevincini temsil ediyorum. yok, hayır, beni öldüremezsin, küçük adam. bir zamanlar sana gereğinden çok inanıyordum ya hani, o vakit senden korkuyordum da. şimdi seni aştım ama; binlerce yılın bakış açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. kendinden-korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum..."

WILHELM REICH DİNLE KÜÇÜK ADAM

Not: Sayesinde Ali abimi, Ali abim gibi özel birini tanıdığım için yine de teşekkürler!


YAZI İÇERİĞİNİN MAVİ KUŞ HAREKETİYLE KESİNLİKLE İLGİSİ YOKTUR!
FINDIĞIMLA ARAMIZDAKİ BİR SORUNDAN DA KAYNAKLANMIYOR! çükü fındığımla aramızda bir sorun yok. Birbirini çok seven iki kişiyiz biz fındığımla..
BU KONUNUN MUHATABI GEREKEN MESAJI ALMIŞTIR.

26 Nisan 2010 Pazartesi

KAÇ GÜN OLDU? FETHİYE PLANLARI :)

Göz kapaklarım birbirine kavuşmadı, yol boyunca uyku durumuna geçmeye her çalıştığımda karşıdan acımasız uzunlarını yakmış gelen bir aracın göz kamaştırıcı far ışığında uyku vaz geçişlerimi yaşadım her bir uykuya dalış denemelerimde. Bitmedi yol, gidiş yolunda izlerken yarım bıraktığım filmi kaldığı yerden devam ettirme planımı düştüğü suda uzaktan izlerken ek seferin gazabına uğramış en sevmediğim 3-4 numaralı koltuğun cam kenarına sığdırmaya çalıştım hayallerimi Sığmadı.. Üşümüşüm, içimizi ısıtmak için mola yerinde çay içmeye karar verişimizden sonra ellerimi yıkamak için indiğim tuvaletten babamın Pavorotti'yi andıran sesinden 'böyle çay olur mu, bu şekerin rezaletini kim açıklayacak bana?' adlı opera parçasını duyar duymaz olay mahalline topukladığım an uyuyamadığım uykunun sersemliğinden çoktan çıkmıştm :) Merak edenler için söyleyim; olay tatlıya bağlanmadı, bağalanamazdı da çünkü ben hayatımda ilk kez küflü şeker gördüm! Babamın yanına gittiğimde babam opera parçasının son nakaratını ifşa ediyordu. Kimsenin çıt çıkarmadığı olay mahallini baba kız kolkola terk ederken hiçbir şey olmamış edamızı koruyarak otobüsteki yerimizi aldık.
Ve Ankara!
Terminalden eve gelişimiz tam 40 dakika sürdü. 40 dakikada Fethiye'de neler yapılır diye düşündüm.
40 dakikada Fethiye'de yapılacak şeyler:
Asortik kahvaltıya gidelim mi içerikli bir sms atar. Smse sms yanıtı olarak kffjkzuıuy (inanmazlık nidaları) valla mı? yazılır. Sonra kekik kokum aranır. Asortik ve kekik kokum kızıyla birlikte beni almaya gelirler. Yaklaşık beş dakika sonra aramıza ayrılmaz parçası bisikletiyle Acemihobici katılır. Artık deniz kenarında sazdan imal bir tentenin altına kurulmuş masadaki enfes kahvaltılıklara uzanır çatal bıçaklarımız. Bu olayların gelişim ve oluşum süreci 30 dakika :) Büyük şehirlerde sadece ulaşımın 30 ila 40 dakika olduğunu deneyimlerimden yola çıkarak çıkardığım sonuç; Fethiye'de hayat kolay ve akışkan..
İlginç olaylar zincirlemesidir benim Fethiye maceram.
Bu kararın nasıl alındığının hiç farkında değilim. Anneciğimi arkamda bırakıp nereye gidiyordum :( Annemi burada bırakıp gitmeyi o kadar düşünmedim ki o kadar aklımın köşesinde değildi ki Fethiye'ye yerleşmek, annemi bu kadar özlerken onunla aynı ilde olmamak fikrinin aklımı karıştırmasına izin bile vermedim. Her anlamda kafamın fazlaca sardığı eğlenceli ablam Nalan ablam, Mahmut abim, derin, içsel, sakin okyanusum Çınar'ım ve Çınar'ımın henüz yaramazlık yapmış çocuk bakışlı sevgili eşi Merih abim, sadece bir kez görebildiğim Sibel'im, taşınacağımı öğrendiğinde üç gün ağlayan, telefonda teselli etmeye çalıştığım komşum, paralelim Gülay'ım..
O kadar farkında değilim ki, sadece Carlos oradaydı, babam onu görmeye gitmişti ve ben sadece bir arkadaşıma telefonda 'biz Fethiye'ye yerleşiyoruz' demiştim şakacıktan :) (Carlos benden sadece onbir yaş büyük, kardeş gibi büyüdüğümüz amcamdır. Neden Carlos; O bir gitar ustasıdır ve iyi bir Santana yorumcusu olduğundan Ankara camiasında Carlos olarak bilinir.) Fethiye'ye yerleşme hayali hiç kurmadım. Fethiye'ye yerleşmek için emekliliğimi bekleme gibi bir dürtüm dolayısıyla hiç olmadı. Doğaçlama gelişti aslında her şey. Fethiye daha önce görüp hakkında fikir donanımıyla gideceğim bir yer değildi. Bu nedenle beklentisiz gittiğim bu güzel yere iki aylık bir kedi yavrusunun meraklı ama yine de tedirgin tetikliğinde yaklaştım. Her şey 'o kadar ki' başlayan cümlelerle anlatılabilir şekliyle gelişti ki hala şaşkınım.
İçim rahat mı, annem buradayken ben nasıl..? Defdef ve yakın arkadaşlarımla yaptığımız konuşmalardan geldiğim nokta; anneciğimle ilgili vicdanımın rahat olmadığı hiçbir şey yok. Babamı çok seviyorum. Onun, onun gibi biri için çok radikal sayılabilecek verilmiş bu kararına saygı duyuyorum. Psikolog bir arkadaşım kayıplardan sonra 'kaçıp gitme' isteğinin normal davranışlardan sayıldığını da duyunca.. Bu gidişi engelleyecek gücüm var ama yarın bir gün 'keşke' demek istemiyorum. Eğer sıralı olacaksa hayatı terk edişlerimiz babam çok istemişti, keşke yapsaydım diye düşüneceğim bir şey bırakmak istemiyorum arkamda
Hayat nasıl geçer Fethiye'de?

Uzun ve dolambaçlı yolların sonunda Fethiye. Sabahın en erken saatinin güneş yakmayan serinliğinde küçük şehir/ilçelere özgü bakımlı, temiz otogarında o kadar zahmet etme dediğim halde Asortik tarafından sımsıcak bir karşılanma.. Asortik o kadar sıcak ki, o kadar 'eski' ki, sanki birbirimizi yeni tanıyor değiliz. Sanki onun yaşadığı ile yıllar sonra yapmış olduğum bir ziyaret gibi karşılaşmamız. Zamansız ve sorumluluklar sahibi, bir koltuğunda bir kaç karpuz taşıyabilme yeteneğinde Asortiğimin bizi karşılama jestinden son derece mahcup ama gururlu ve mutluyuz. İlk karşılaşmalar benim için çok önemlidir, özeldir. O ilk karşılaşmada olan olur. Olmazsa mümkünsüz değil ama çok zordur. Unutamayacağım bir ilk karşılaşma :) Asortiğimle takip eden günlerde bir trafik ışığında karşılaştığımızda birbirimize el sallamışlığımız da olunca 'küçük yerin nimetlerinin' farkına vardım :) İlk karşılama Asortik'le aynı gün içinde son karşılaşmamız olmayacakmış :) Hani hep Mavi Kuş kargomu ben kendim götüreceğim diyordum ya, Fethiye'deki ilk günümün ilerleyen saatlerinde kaldığım yere yürüme mesafesindeki Mavi Kuş'a elimde yük var diye -ki taşıyamayacağım ağırlıkta değildi- Asortik tarafından götürüldüm. Bu kadar ince, zarif, sahiplenici, yardımsever bir arkadaş kazandığım için kendimi çok şanslı, özel ve mutlu hissediyorum.

Her şey o kadar ilginç gelişti ki SLE güneş yasağı nedeniyle yirmi yıldır tatile gitmiyorum ben. Bu nedenle de tatilin benim için deniz anlamını taşıyor olması çok eskilerde kaldı. Değil deniz kenarı bir yere yerleşmek, ben deniz kenarına tatile bile gitmiyordum tam yirmi yıldır. Kısa tatilleri offroad grubumuzla dağda bayırda, ormanda geçirirdim.
O kadar tuhaf gelişmeler ki bunlar; Mavi Kuş örgü hareketini başlatırken bizim Fethiye ile ilişkimiz babamın Carlos'a gitmiş olması kadarıyla sınırlıydı. Kargomu kendim götüreceğim sözlerim de zaten Carlos'u görmeye gidecektimle bağlantılıydı.Ama şimdi Fethiye'deki evimiz Mavi Kuş'a 100 mt. uzaklıkta :) Artık ben de bir Mavi Kuş'um :)


Mavi Kuş'tan görüntüler..


Gönderiler için sonsuz teşekkürler.
Tıklayınca fotoğraf büyüyor..

Defdef'ler Fethiye Öğretmenevi'ne tatile giderler her yaz. Tatil dönüşleri anılarını dinlerken Öğretmenevi havuzunun fotoğraflarını görüp iç geçirirdim, şu işe bak :) evimizin balkonundan öğretmenevinin havuzu görünüyor :)

Hiç susasım yok. Anlatacağım çok şey varken biz eşyalarımızı toplamaya başladık.
Neler mi anlatacağım; Fındığımla başımızdan geçenler :) Ama ne sivri zeka maceralar, artık birbirimize 'zeka' diyoruz :)
Asortiğimin her boş anında -ki boş anı çok az- telefonlaşıp hemen bir plana kaçışımız :)
Kekik koku'mun bloğundaki pastalara bakarken Hakan'ın 'kendisi yapmamıştır' dediği pastalarından bir tanesi;


erken doğum günüm pastamı tattığımız o güzel gün ve mümkünsüz ev detayları,


artık oyun ve dans arkadaşı olduğumuz tatlı kızımız Derin'in dondurma yerkenki muzip halleri :)

Ve kendileriyle en son teşrif olduğum acemihobici ve inanılmaz evindeki sevecenlikleri, bağırlarına basışlarıyla şok geçirten 'gerçek mi bu insanlar?' diye sorgulatan o güzel ailesi.. Acemihobici'mle bisikletle ev arama maceramız, babamın acemihobici'min bisikletinde 1 km kadar yol yapması :) Değil acemihobici'min kendisi, ailesiyle de yıllardır tanışıyomuş duygusuyla karşılanmamız. Şimdiden not: acemihobicim %50 bir yalancıdır. Kendisi hobicidir ama kesinlikle acemi değildir :D İzleyin, kendiniz karar verin :)

Acemihobicimin bahçesinden taze limon ve çiçekler..

Küçükken biz doymazmışız. Babam bisikletle bize Cebeci Dörtyol'dan süt almaya gidermiş :)
Ve gönül adamı, sevgi fakiri can abim, abim derken ağzımdan bir abiiiiim sözünün daha çıktığı, sarılırken kemik kıran, bana yaş azlığımıza karşın 'kızım' derken gerçekten kızı gibi hissettiğim Ali abimi görmeye Fındığım ve babamla Göcek' e gidişimiz :)
Dolunay'ın ani ve şok bir kararla Fethiye'ye gelişinde Ali abime ikinci ziyaretimiz.
Beni çok mutlu eden bu çok değerli arkadaşlarıma sıcaklıkları, ilgileri için sonsuz teşekkürler.
Hepsini çok ama çok seviyorum.
Bu arkadaşlarımın sıcak davranışları karşısında Dolunay'ın 'nasıl yani?, siz daha önceden tanışmıyor muydunuz?' şaşkınlığındaki sözleri.
Biz bloggerlar olarak Fethiye ve civarındaki kolonimizi oluşturduk :)
Her şey tahmin ettiğimden çok daha güzel ilerliyor.
Şirin ama bulamadığımız için -çünkü yok- 3+1 değil ama 2+1 evimizde sıcak bir yaz bizi bekliyor.
Ben de sizi bekliyorum. Evim küçük ama sizi misafir edecek bir yer bulurum mutlaka :)

SÜRECEK..


BLOGLARIN VE 'İYİ' BLOGGERLARIN GÜCÜNÜ BİR KEZ DAHA GÖRMÜŞ OLMAKTAN MUTLULUK DUYUYORUM. FETHİYE'DE TESADÜFEN ÖĞRENDİĞİM VE BENİ ÖNCE ÇOK SARSAN SONRA DA BİR MUHBİR GİBİ 'İFŞA ETMEK' DUYGUSUNA SALAN BİR OLAYI KESİNLİKLE ANLATMAK İSTİYORUM AMA BU ÇOK ÇİRKİN BULDUĞUM OLAYIN YAŞADIĞIM YORGUN HUZURA GÖLGE DÜŞÜRMESİNİ İSTEMİYORUM.
KONUYU 'ŞOK ŞOK' BAŞLIĞIYLA DUYURMAM BEKLEYEBİLİR AMA 'ŞİMDİLİK'
KİMSENİN BENİ VE BEN GİBİ BİR ÇOK İNSANI ÜZMEYE, ALDATMAYA VE SONRASINDA HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ ORTALARDA ARZ-I ENDAM ETMEYE HİÇ HAKKI YOK!
YAKIŞMAZ MI; YAKIŞMASIN. HİÇ KİMSENİN YANINA KAR KALSIN İSTEMİYORUM.
İYİ, GERÇEKTEN İYİ BLOGGERLARLA KARŞILAŞMANIZ DİLEĞİMLE GİDİYORUM BEN ŞİMDİ KOLİ YAPMAYA..


BÜTÜN YORUMLAR İÇİN ÇOK AMA ÇOK TEŞEKKÜRLER. HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM. HEPİNİZE ÇOK DEĞER VERİYORUM. BÜTÜN YORUMLARIN HEPSİNİ EN KISA ZAMANDA YORUMLAYACAĞIM AMA BİR TANESİNE KAYITSIZ KALAMADIM.. (YEŞİM: Öyle bir gidiyorum yazmışsın ki içim buruldu.) YEŞİM'İM BURULMASIN İÇİN BEN BURALARDAYIM :) ÇOK TEŞEKKÜRLER :)

23 Nisan 2010 Cuma

En taze Fethiye'li :)


Ölüdeniz..


Çalış Plajı


Fethiye'de yalnız kayık


Göcek

Yorgun, zaman kısıtlı ve -sanırım bunun adı migren- feci bir baş ağrısıyla mücadele etmekle geçti ömrümün son üç saati. Şu saatlerde iyiyim ve bundan sonra artık Fethiye'den bildireceğimi bildiriyorum :)
Hepinizi seviyor ve 'şimdilik' gidiyorum..

Aa BUNLAR DA VARMIŞ :)

Related Posts with Thumbnails