Görmüyorum ben.
Dün göz doktorunun odasına girdiğimde doktorun 'buyrun sorun nedir?' sorusuna verdiğim yanıttı bu: 'görmüyorum ben'
Doktor sekreterinin az önce çekilmiş göz tansiyon ve çenemi dayadığım aletten gözüme pist pist diye tısladığı için tırstığım ve dolayısıyla da nefretimin kabardığı o aletin pist pistlediği anda çektiği ölçümden çıkan sonuçlara bakarak verdiği yanıt da 'görmezsiniz tabii' oldu.
Sağ gözüm eskisinden kötü durumda ve ben görmüyorum. Sol gözüm eskisinden iyi durumda ve ben görmüyorum. Sağ gözüm kötüye gittikçe sol gözüm terbiye yoksunu sağ gözümün ayıbını örtbas etmek için eşşek gibi çalışıyor, sağ gözümse bana ne ya, nasılsa yan tarafta karınca misali çalışan bir salak var deyip tembelliğini ilerletiyor. Yan gel yat Osman yani bir nev-i.
Yakın gözlüğümün yanı sıra artık uzak gözlüğü de kullanmak zorundaymışım. Aslında bu yeni bir durum değil. İki yaşındayken şaşılıkla başlayan göz hastalıkları kariyerimi ilkokul sıralarında göz tembelliği için Ankara Mamak yolu üzerindeki Göz Bankası'na gidip iki saat boyunca sağ gözümle bir helikopterin dönen pervanesine bakarak ilerlettim. Sol gözlük camında şimdilerde 'pudra' denilen bir renkten flaster yapıştırılı ki adı 'kapama'. Bu ilkokul boyunca yani beş sene kadar sürdü. Hafta içi Göz Bankası ki ben o göz bankasındaki kasaların içinde insanlardan çıkarılıp yığınlar halinde tedaviye yanıt vermeyen insanlara takılmak üzere gözler saklandığını sanırdım; hatta bundan emindim :) Ve düşünürdüm ki sağ gözümden bir halt olmazsa bankadan bir göz çekeceğiz. Ne salak bir çocukmuşum ben :)))) Aslında Göz Bankası'ndaki heyecansız anlarıma sırf bunun için katlanıyordum; yeni ve gören bir göz için :)
Hafta içi her gün Göz Bankası saatleri, hafta sonu zorla götürüldüğüm önce resim sonra cimnastik kursu. Cimnastikten şikayetim yoktu da arkadaş bu resim kursu ne eziyetti. Sonra her ders sonu resim defteri kaybetmemden yorulan anneciğim iyi bir ressam olamayacağıma karar verip resim kursundan azat etti beni. Aslında çok sonraları anlayacaktım ki anneciğimin benim üzerimde iyi bir ressam olmam konusunda hayalleri yoktu; gözümün çalışması, hala toparlamakta zorlandığım dikkatimi toplamayı, sabırlı olmayı öğrenebilir miyimdi anneciğimin derdi. İtiraf ediyorum defterlerim kaybolmuyordu aslında; ben o defterleri resim kursuna bir daha gitmemek için çocuk aklımla çöpe atıyordum :(
Dün hastaneden çıkınca
CEM optiğe gittik. Çerçevelere bakıyorum; aslında en son Ankara'da gittiğim doktorlardan birinden gözlük kullanmamın sorunuma çözüm getirmeyeceğini duyduğumdan beri 'belki birinin işine yarar' diye düşündüğüm, zamanında inanılması zor hafifliğinden dolayı şu an için sınırlarımı aşan bir miktar ödediğim bir çerçevem vardı ama çerçeveyi 'belki birinin işine yarar' düşüncesine uyup birine verip vermediğimi hatırlamaya çalışıyorum çerçevelere bakarken ama çerçevenin akibetini hatırlamayı bir türlü başaramıyorum.
Şöyle havalı, renkli. Gözlüklerin biri geliyor biri gidiyor. Çalışanlar son derece sabırlı (bana rağmen :P ) , güler yüzlü, ilgili ve bilgili. Turuncu olsun, pembe olsun, beyaz olsun; hatta mor olanını çok beğendim ama sağ göz camı yüksek numara olacağından özellikli bir cam kullanacaklar. Bu da normal cama ödeyeceğimden fazla ödeyeceğim anlamına geliyor. Keyfi bir durum değil bu. Bu bir zorunluluk. Çerçeve fiyatlarını duyunca, üzerine bir de sevgili devletimin bir gözlük için görmeyen vatandaşına yaptığı ödeme eklenince!! Sol cam ince, narin ama sağ gözlük camı çok kalın olduğundan odak noktasından bakma konusunda da ayrı bir sorun yaşadım yıllarca dolayısıyla çerçeve beğenip beğenmeme gibi bir lükse kesinlikle sahip değilim.. Evde olduğunu umduğum çerçeveyi düşününce yeni çerçeve almaktan vaz geçtim. Deliler gibi yağan yağmurdan sıçan gibi ıslanırken aklımdaki tek şey ne akşam yemeği, ne başka bir şey. Düşündüğüm tek şey nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı hafif çerçeve. Eve geldik. Bir işçi arı gibi aradım, aradım aradım; hafif, havasız, mütevazi çerçevemi buldum :) Yolda altın bulmuşum sanki; o kadar sevindim :)
Bugün çerçeveyi optiğe götürmek üzere evden çıkamadık bir türlü. Babam ve Hakan sürekli 'hadi Gülen' deyip duruyor, ben bir bahane uydurup bir türlü çıkmak istemiyorum. Ayağım adımını sokak kapısından dışarı atmamak için inat ediyor. Neden sonra tam kapıyı açıp çıkacağız zil çaldı. O kadar güzel bir şey oldu ki. Pazar gününden beri çok seviniyorum ben :) Anlatırım onları da ama bugünkü hislerin nasıl karşılıklı olduğunu gösteren, 'bu nasıl bir şeydir' dedirten, dolayısıyla ürperten bir şeydi.
Neyse çerçeveyi götürdük. Gözlüğüm yapılacak ve ben kaliteli görmeye başlayacağım diye seviniyorum çünkü Hakan, babam ve ben olarak gittiğimiz göz doktoru hepimizi gözlüklendirdiğinde dün babam ve Hakan'ın işi çözümlenmişti.. Sıra benimdi. Gözlüğümü takacağım, iyi göreceğim diye seviniyorum resmen ki gözlük kullandığım yıllarda numara farkından dolayı sağ gözüm çok iri ama sol gözüm olduğu gibi görünüyor diye utanırdım insanların yüzüne bakarak konuşmaktan ama gel gör ki artık göremediğim için bunun insanlar için bir sorun teşkil edeceğini sanmıyorum :D Ben mi; yok utanmıyorum çünkü artık sadece görmek istiyorum ben :)))
Küçük ve/ama şirin bir yerde yaşayınca oluyor böyle şeyler; sağ göz cam özellikli bir numara olduğundan yarın Antalya'dan gelecek. Benim gözlük işi yarına kaldı yani :) Yeniden gözlük kullanmaya başlayacağım için heyecanlıyım. Bundan sonraki fotoğraflarımda beni gözlükle görürseniz şaşırmayın; O gerçekten benim.. Yarın her şey daha net, parlak olacak, öyle görünecek gözüme; umutlarım, hayallerim gibi.
Kucağımdaki kişi Erdim insanının ta kendisidir.
Fotoğraflarda gözlükle pozum yok :)
Sağ cam maşallah tuğla gibi :))))
Birinin kafasına at kesin yarılır (abarttım)