12 Kasım 2009 Perşembe

KİMSİNİZ SİZ??

BU VATAN SANA MİNNETTAR!


Yemek hazırlıkları yaparken bir yandan da görüş alanım dışında kaldığı için izleyemiyor ama dinliyordum akşam haberlerini televizyondan. Yemeğe oturduğumuzda dikkatimin yoğunlaştığı ekranda bir adam kah incelttiği yapmacıklı kibarlıktaki ses tonu, kah sivri diliyle bir yılanın sokarkenki sinsiliği oraya buraya sataşıyorken kah yalandan gözyaşlarıyla doğası gereği akıtamadığı gözyaşları için bu gibi durumlarda kullanılan timsahın gözyaşları gibi ağlıyor gibi yapıyordu büyük bir patlamada hayatını kaybeden küçük kız çocuğu için.. Kendisiyle aynı işi yapan kişileri işaret ederek 'kaşar' dediğinde bu sözcüğün iki dilim ekmek arasına sıkıştırılıp tost olmak üzere makineye konan yiyeceği kastetmediğini bildiğimden kullandığı bu sözcükle yüzümü kızartan bu adam Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk halkını derin bir üzüntüyle başbaşa bırakıp gittiği günün özel bir gün olmadığını, Atatürk-ÇÜ olmanın Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e saygısızlık olduğunu kendine güvendiği her halinden belli edasıyla ifade etmekten çekinmeyince; tam oldu, çıldırdım!
Bülent Arınç! Din-Cİ olmakla Atatürk-ÇÜ olmayı aynı kefeye koyan sen Bülent Arınç artık sus! Artık size, mazlumu oynayan o ağlak sesinize kimse inanmıyor!
Ülkemin ağırlığınızdan kurtulacağı günleri görmemiz çok yakın. Ülkem için yaptıklarınız ve yapmadıklarınız için hesap vereceğiniz günün beklentisi içindeyim.

Mecliste pankart açılması üç yıldan başlayan ceza gerektirirmiş; kayıp trilyon davasından şüpheli sıfatıyla yargılanması uygun bulunan bir Cumhurbaşkanı'nın, 'Sayın Öcalan' kartvizitini kullanarak o zaman açılım sinyalleri veren Başbakan'ın yanında mecliste pankart açmanın sözü mü olurmuş?? Geçin, yemiyoruz biz.
Yiyenler kim; onlar ortada yok.
Bu gece başım yastığa değdiğinde uyuyamadım. Dön, dur. Uyuyamadım, gazetelere göz gezdirirken belki uyuyabilirim umuduyla gazeteleri elime aldım. Bir kaç sene öncesine kadar değil ama artık Cengiz Semercioğlu duygu ve düşünce olarak sevdiğim biridir. Kısa kısa başlıklar altında yazdığı yazılar nettir, kısa cümlelerle sonuca ulaşmayı becerisini severim Cengiz Semercioğlu'nun.. O ASKER HEP AĞLAYACAK başlığı altındaki

Cumhuriyet'in kuruluşu gibi 10 Kasım'ı da görmeyen Taraf'ta dün Yıldıray Oğur diyordu ki;
“Bahse girerim 10 Kasım sabahı saygı duruşunda bulunurken yatağın yanında bulunan askerlerden biri yine ağlayacak”...
Her yıl aynı sahnenin tekrarlandığını, gazetelerin de her 11 Kasım'da ‘ağlayan askerin' fotoğrafını bastığını söylüyordu.
Konuyu sarakaya alıp, bunun bayat bir mizansen olduğunu söylemeye getiriyordu.
Dün ne yazmıştım...
Her 10 Kasım'da pencerenin önünde dimdik duran anneannemin gözlerinden süzülen yaşları...
Peki o da mı mizansen?..
O askerin Atatürk'ün yatağının baş ucunda saat 9'u 5 geçe duygusallaşmaması mümkün mü?
O duygusal iklimde askerin değil herhangi birinin gözyaşlarına hakim olması mümkün mü?
Sarı Zeybek'i yıllarca gözyaşlarıyla izledi bu ülke insanı... Her 10 Kasım'da da boğazına bir şeyler düğümlenir, gözyaşlarını tutamaz.
Tıpkı başucundaki asker gibi... Her yıl ağlar...

yazısını okuyunca yazıda geçen ve ne yazıkki babamla aynı adı taşıyan Yıldıray Oğur'un yazısını internetten okumak için kaçan uykumu fırsat bilip kalktım sıcacık yatağımdan. Kendinden bihaber Y. Oğur'un yazısı:

.......

Geçen yıl saat 9’u 5 geçe Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün yatağı başında nöbet tutan her iki asker de gözyaşlarına hâkim olamadı. Bunun neresi bilimsel, tesadüf olamaz mı demeyin. 2007 yılının 10 Kasımı’nda da aynı yerde nöbet tutan iki er aynı anlarda gözyaşlarına hâkim olamamıştı.

Ne tesadüftür ki 2006, 2005, 2004’te de orada nöbet tutan farklı erler saygı duruşu sırasında gözyaşlarına hâkim olamadı. Ve ertesi günkü gazeteler bunu sanki geçen yıl da olmamış gibi büyük haberler olarak verdi. 2003 yılında gözyaşlarına hâkim olamayan erlerin adlarını bile biliyoruz: Mehmet Yazğı ve Salim Uçar.

2002, 2001, 2000, 1999 yıllarında da erlerin Dolmabahçe’de gözyaşlarına hâkim olamadığını, görevliler (vatandaşlar) tarafından gözyaşlarının silindiğini yazıyor gazeteler.

Ama en çok 1998 yılında erler ağlayınca büyük bir haber olarak girmiş gazetelerin birinci sayfalarına: Yatağı başında nöbet tutan Mehmetçik de Atasının ardından gözyaşlarına hâkim olamadı.

Belki de tam o anda gerçekten de öyle bir his kaplıyordur ki o odayı 11 yıldır her yıl adları değişse de o yatağın başında nöbet tutan erler aynı hislerle doluyor ve gözyaşlarına hâkim olamıyordur.

O halde her yıl o odada Atatürk’ü anmak için saat tam 9’u beş geçe saygı duruşunda bulunan ama bugüne kadar bir kere bile ağladıkları ya da en azından gözyaşlarına hâkim olamadıkları görülmemiş son 11 yılın İstanbul Valileri, Belediye Başkanları, 1. Ordu Komutanları ve diğer devlet zevatı hep taş kalpli, zor ağlayan insanlar arasından çıkmış.
Belki de erkeklerin ağlamasının ayıp olduğu bu ülkede her yıl kolayca ağlayan, yumuşak yürekli, duygusal erler bulunup o nöbete veriliyordur. Bir hoşluk olsun diye de ağlamalarına izin veriliyordur.

O halde 1998’den önce ya o odada aynı duygusal hava yaratılamamış ya da saat 9’u beş geçe Atatürk’ün yatağı başında nöbet tutan erler erkekler ağlamaz prensibiyle yetişmiş erkekler arasında çıkmış.

Çünkü benim pek de iddialı olmayan küçük arşiv taramama göre 10 Kasım’da Dolmabahçe’de Atatürk’ün yatağı başında nöbet tutarken ağlayan asker haberleri 1998’de kesiliyor. 1997’de baktığım gazetelerde ağlayan erleri göremedim... Tarih ilginç. 28 Şubat’ın heyheyli zamanları...

1998’den beri ise her yıl büyük bir disiplin içinde siren sesleri duyulduğu anda yatağın başında nöbet tutan askerler gözyaşlarına hâkim olamamış... İstisnasız.

Eğer o erler 11 yıldır gözyaşlarına kendi istedikleri için engel olamamışsa, 71 yıl sonra bile Türkiye’de Atatürk’ün ölümü hâlâ gözyaşlarıyla karşılanan bir durumdur. O halde Atatürkçülerimiz tehlikenin farkında mısınız telaşından vazgeçmelidirler.

Peki ya bu ülkenin okullarında okumuş, erkek adam kolay ağlamaz diye büyütülmüş o erlere 11 yıldır gözyaşlarına hâkim olamamaları emrediliyorsa...

Bir gün bir yerlerden “Dolmabahçe’de saat 9’u beş geçe nöbet bekleyen erlerin ağlaması” başlıklı ıslak imzalı bir eylem planı, bir yönetmelik, amirlere yazılmış üst yazı çıkarsa...

İşte o zaman hep birlikte Atatürk’ün arkasından hem de hüngür hüngür ağlayabiliriz. Bir insanın maneviyatına böyle bir saygısızlık nasıl yapılır diye... Taraf Gazetesi Y. Oğur


KİMSİN SEN ?
NÖBETİNİ MOZOLEDE TUTMAYAN ASKERLERDEN BİRİNE AİT O NEMLİ GÖZLERDEN BİR ÇİFTİNİN FOTOĞRAFINI DA BEN ÇEKTİM DÜN.
ARŞİVİN KADAR KENDİN DE KÜÇÜK AMA PEK BİR İDDİALISIN!
İŞİN GÜCÜN YOK, TARİH TARİH 10 KASIM'LARDA AĞLAYAN-AĞLAMAYAN FİDANLARIN ÇETELESİNİ Mİ TUTTUN?

İDDİALI AMA KÜÇÜK VE TARİHİNİN BİLİNCİNDE OLMAYAN BİRİ,
BİR ULUSU ESARETTEN KURTARAN ÖNDERİMİZİ SADECE 'BİR KİŞİ' OLARAK GEÇİŞTİRDİĞİ CÜMLESİ;
MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN AZİZ ANISI VE MANEVİYATINA SAYGISIZLIĞI KİM YAPIYOR?
SEN YAPIYORSUN!
ÇÜNKÜ SEN 'TARAF'SIN!
ÇÜNKÜ SEN KÖTÜ TARAFTASIN!
YAS TUTUYORUM!
YAS TUTAN TARAFTAYIM BEN!


BÜLENT ARINÇ VE GİBİLERİ, Y. OĞUR VE GİBİLERİ BEN UYUYAMIYORUM SİZ DE UYUYAMAYIN!

Not:Bugün yazmayacaktım güya; en kısa zamanda yanıtlayacağım 10 Kasım yazı yorumlarınız için çok teşekkür ediyor ve hepinizi sonsuz seviyorum..


10 Kasım 2009 Salı


Kaç bin tane olduğunu saymak imkansız.
Meydanı kuşatan karanfil kokusu.









Nöbet değişimi sırasında gür sesleriyle görevlerini vukuatsız teslim etmenin rahatlığındaki kınalı kuzuları elleri patlarcasına alkışlayan halkın dudaklarından dökülen anlamlı cümleler:
SİZ BURADASINIZ, SİZ VARSINIZ DİYE BİZ RAHAT UYUYORUZ!
HAYIRLI TESKERELER!
GÜLE GÜLE GİDİN ANA KUCAĞINA, BABA OCAĞINA.

Nasıl kıyar insan bu fidanlara?!

Skandal! Adımlarım yanlış :)

Yuva yolu

Baskılı penyeler ve kravat

Yaşar Okuyan'la
Koruması kendisinden daha az yapılıydı :)))

Can Hakan'ım..

Can babam..


Kurban olurum ben o nemli gözlere..

Hafta sonu gibiydi bugün; sokaklar o kadar kalabalıktı ki hafta sonu olmadığını ancak üniformalı öğrenciler gördüğümde anladım. Bu, gün içinde bir kaç kez tekrarlandı, o kadar çok bugünü hafta sonu sandım ve o kadar çok üniformalı öğrenci gördüm ki :)

Her 10 kasımda olduğu gibi bugün de Anıtkabir'e gidecektik ama bu kez ziyaretimiz için sabah saatlerini değil öğleden sonrayı seçtik. Sık sık gittiğimiz Anıtkabir'de kendimi hiç yalnız hissetmediğim o kalabalıkta çok büyük bir gururla dolaşırım. Bugün de ne heyecanımdan bir şey eksilmiş duygum, ne ilk kez gidiyor hissim; hiçbir şey kaybetmemişim.
Her gidişimde yaşadığım duygu bir öncekiyle sonrakinin aynısı.

Çimlerinin aynı boyda kesilmiş büyük ve bakımlı ağaçların yol kenarında bütün asaletiyle durduğu o asfalt yoldan yukarı doğru yürürken hep sabırsız davranırım; yetişmem gereken bir yer varmış gibi..

Aslanlı yoldaki yoğunluktan ziyaretçi sayısı hakkında bir fikrim oluşmuştu ki meydana ulaştığımızda o fikrimin sayı hakkında çok da mütevazi kaldığını anladım!
İki, üç kişinin yanyana durarak S şeklinde oluşturduğu sıra bütün bir meydanı kaplamıştı!
O kadar kalabalıktı ki, o kadar çok insan vardı ki, o insan yüzleri öyle bir gururla bakıyordu ki..

Sıranın en sonuna giderek sıradaki yerimizi aldık. Beklerken de önümüzdeki insanlarla konuşmaya başladık; Anıtkabir büyülü bir yer, orada bütün yürekler aynı ritimde atıyor:
A-TA-TÜRK! A-TA-TÜRK!

İki saat süren nöbetleri süresince hiç kıpırdamadan duran fidan boylu askerleri her gördüğümüzde ağlarız babamla ben. Bugün rituelimizi yerine getirip rahatladık. Biz ağladık, belki kınalı kuzular da ağlamak istedi ama kıpırdayamazlar ki. Her gittiğimde askerlerin nöbet değişim törenlerini sanki ilk kez görüyormuşum gibi yuvadan çıkıp yine yuvaya dönmelerine kadar mutlaka izlerim. Öyle ki nöbet değişim saati geldiğinde yuvanın önüne gider, o yolu onlarla birlikte uygun adım yürür nöbeti onlarla birlikte değiştirir onları yuvalarına bırakırım sonra:)

Sırada beklerken yorulan babama mozoleye girmemizin şart olmadığını söylemek zorunda kaldım çünkü sanki her zamankinden daha kalabalıktı bugün Anıtkabir ve saatlerce bekleyeceğimizi anlamak hiç de zor değildi.. Babamın bu bekleme süresine dayanamayacağını hissettim..
Kınalı kuzuların nöbet değişim törenleri boyunca yine yuvalarına kadar takip ederken ikiyüzyirmisekiz kare fotoğraf çekerek Anıtkabir ziyaretimizi bugünlük (!) bitirdik.

Güzel ülkemin geleceğine ait parçalı bulutlu düşüncelerim insan kalabalıkları arasında güneşli maviden bir gökyüzüne bıraktı yerini. Okuldan kaçıp gelen liselilerin söyledikleri marşlar, öğretmenlerinin ellerine yapıştığı ana sınıfı çocuklarının dillerindeki yarım yamalak Atatürk şarkıları..


Dünyanın lider olarak kabul ettiği ATA'mızı unutturma, değerlerini yok etme çabalarının boşa olduğunu-olacağını daha iyi anlamak için bugün Anıtkabir'de mi olmak gerekiyormuş..
Ne bugünün özel bir gün olmadığını anlamsız cümlelerle savunan hükümetten zerzevat, ne sanki bugünden başka gün kalmamış gibi 'açılım' savsatasını 10Kasım gibi ÇOK ÖZEL bir güne DENK GETİREN zihniyet!
Başaramayacaklar!
Ne açılabilecekler ne de hiçten varolma mücadelesini vermek için ulusuna önder olan ATA'mızı unutturabilecekler!

Ata'mın izinde, yolunda..

Fotoğrafları çekerken çok güzel planlarım vardı. Adım adım bütün kareleri bir araya getirip sanki Anıtkabir'de nöbet değişim yürüyüşünü izliyormuşsunuz gibi hissettirmek istiyordum. Beceremedim :( Kaç saat kestim, biçtim ama fotoğraflar küçülünce hiç anlamlı olmadı :( Eklerken çektiğim sıkıntı, kablonun kopup durması beni hayattan soğuttu :(((
Üzgünüm :(
Aksaklıklar nedeniyle düşen motivasyon;
ben BU YAZIYI HİÇ BEĞENMEDİM :(


08 Kasım 2009 Pazar

BİR KIZIMIZ OLDU :)

Nalan ablam: Gülen nerde kaldın, gelmiyor musun?
Gülen: Gelemiyorum Nalan abla :(
Sessizlik..
Hakan: Yalaaaan, geliyoruz..
(Ama Nalan ablada onu duyacak kulak hani :P )
Nalan ablam: A neden?
Gülen: Hastayım. Toparlayamadım kendimi, gelemiyorum ama kalbim orada ve seninle.
Nalan ablam: Bedenin de burada olsa iyi olurdu :)
Gülüşmeler ve veda faslıyla kapanan telefon..

Bu telefon konuşmasının yapıldığı sırada Cin Ali'nin Bisikleti projesinin tanışma çayına gitmek üzere yola çıkmıştık. İnsanları şaşırtmayı seviyorum. Böyle şeyler yaptığımda Hakan bana çok üç kağıtçısın sen diyor ama sonra hep birlikte gülerken çok eğleniyoruz, hayatı sıradanlaştırmaktan kurtarıp hoşluk yaratıyor bu tür şaşırtmacalar.
Gençlik Merkezi'nin çay davetinin verildiği odasına girdiğimizde eksik olanın tamamlandığı hissini veren bakışlarıyla karşıladı Nalan abla bizi. Hiç inkar ve itiraz etmesin, Nalan abla bizi gördüğüne hiç bu kadar sevinmemiştir kesin :P Nalan ablayla birbirimize daha çok zaman ayırmalıyız :) Bisiklet projesiyle ilgili üzerinde uzun zaman ve emek verildiği belli bir sunumu neyseki daha başındayken bölmüş olmaktan az da olsa utanarak yerimize geçtik..

Temiz, bakımlı ve ufak bir göz gezdirmesinden sonra edindiğim izlenimden, zaman zaman step sporunun da icra edildiğini anladığım sıcak odada AB uyum programı çerçevesinde yapılan projelerin amaçları hakkında bilgilendirilme devam ediyordu ki elinden tuttuğu dişsiz sevimli bir kız çocuğu ve ablası olduğunu düşündüğüm bir kaldınla girdi salona. Kadınlar bana gülümseyerek arkadaki koltuklara geçerken kendilerini hiçbir yerden tanımadığım tesbitine ulaştığım kısa bir zihin yoklamasını sonuçlandırmıştım bile. Nalan ablayla artık kaş göz işaretiyle bile anlaşabildiğimizden Nalan ablaya attığım ufak bakışın fısıltılı cevabıyla o gülümseyen bakışları isimlere yerleştirebildiğimde o gülücüklere de anlam vermiş oldum. Büyük ayıp olacağını bildiğim halde arkamdaki sandalyeye oturan genç kıza dönüp 'merhaba, hoş geldin :)' dediğimde dünyanın en güzel ses tonuyla tanıştı kulağım: 'hoş bulduk'

Uzun süredir ara ara yazılarımla katılımda bulunduğum çok eğlenceli bir siteye üyeyim. Blogger arkadaşlarımdan çoğunun bildiği bu sitede yaratıcı ve paylaşmayı bilen ve seven insanlar ürettikleri, geri dönüştürdükleri el emeklerini sergiler. Yorumlarıyla sunuma neşe ve motivasyon katan diğer üyelerin ortalığı neşeli bir tiyatro oyununa çevirmesinin an meselesi olduğu, Nalan ablamla da tanışma nedenim olan o sitenin adı 10marifet'tir. Ardından aralarından birini seç dediklerinde sessiz kalacak kadar hepsini ayrı ayrı ve aynı biçimde yüreğimden sevdiğim, el becerilerine düş güçlerini de katan çok sevgili arkadaşlar edindiğim güzel bir sitedir 10marifet.. Şimdi bu arkadaşlarımın (bizimgibiler, çelebi, gönüldenele, marifetli peri, bahar, nrhmrl, sesiber, embir, neduk, kriizantem, semyıl, esinsel, sevimli hayat, banuca, Emel03, Methods, fiamma ve yorgunluktan adını unutabilme hakkını saklı tuttuğum ama kalbimdeki yeri sabit diğer arkadaşlarım) arasına siteye yeni katıldığı halde sessiz ama derinden, sanata bakışının el becerisi ve sabrının kalplerimizle randevulaştığı bir arkadaşım daha eklendi. Yaptığı iş akıl alacak nitelikte olmadığı halde haklı övgüleri büyük bir mütevazilikle karşılayan bu yeni ve tatlı arkadaşımız o güzel sesin sahibi Aytacrafts.. Aytacrafts fimo hamurundan çok güzel ve minicik bebekler, kolye uçları, kumaştan oyuncaklar, telden tasarımlar, yağlı boya tablolar ve daha neler neler yapıyor. O fimodan bebekler o kadar küçük ki birine 'el gadar' sözcüklerinin ilk hecesine istinaden Elga demiştim. Şimdi o bebekler Elga ismiyle anılıyor :) Aytacrafts'ı tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Onu seviyordum zaten de tanıdıktan sonra aslında ne kadar az sevdiğime karar verdim :)
İnce ruhlu Aytacrafts Nalan abla ve bana avuç içinde bile miniminnacık duran birer bebek getirmiş. Bir önceki akşam alelacele yaptığından çok beğenmediğini ısrarla vurguladığında 'beğenmediği buysa içine sineni nasıldır acaba' diye içimden geçiririken o kadar emek verilmiş bir objeyi kesinlikle kabul edemeyeceğimi söyledim. Benim hayatım boyunca bırakın yapmayı, cesaret bile edemeyeceğim bu değerli bebeğe layık göremedim kendimi ama sonradan bir hediyenin reddedilmesinin ne kadar büyük bir ayıp olduğu düşüncem bebeğin büyülü güzelliğiyle birleşince utana sıkıla, ezile ezile bebeğimi bağrıma bastım :) 'Sakın bunu ben yaptım deme' diyerek gördüğüne ve bunun bir insan elinden çıktığına inanamayan bakışlarıyla gözbebekleri kocaman komşum Gülay tarafından adı 'BİR DAMLA' konan kel kafasını çiçekli bir tacın süslediği bebeğimi kucağıma; yani elime aldım :) Nalan ablanın erkek bebeğiyle başgöz etme planlarımız yok değil :) Ama yok öyle, az naza çekelim kendimizi, kız evi naz evi :D Koca koca insanlarız güya :)
Aytacrafts 10marifet ailesine katılmadan önce de benim bloğumu okurmuş. Yanındaki ablası sandığım kişi de annesi, dişsiz, sevimli kız çocuğu da Aytaç'ın kızı değil miymiş :) Aynı gün sadece Aytacrafts'ı değil, kendisini üç kuşak olarak tanımaktan mutluluk duydum :) Onları babaları getirmiş. Bloğun, blog dünyasının iyi insanlarıyla bir araya gelmemek için hiçbir nedenim yok benim :) Var mı? YOK!
Ben samimiyet konusundaki sınır tanımazlığımdan Aytaç da okuduklarıyla beni tanıyor gibi olduğundan arkadaşlığımızın sanki öncesi varmış gibi hissettik :)
Sunum devam ederken kapı aralandı, koca mavi gözlerini salonda dolaştıran hoş, sempatik biri süzüldü içeri. Gelen, tanışmayı karşılıklı olarak bir türlü denk düşüremediğimiz tatlı arkadaşım MAVİANNE'ydi. Birbirimizi fotoğraflarımızdan tanıdığımız için 'acaba hangisi?' bakışları olmadan direk yanımıza geldi ve sunumu bozmaktan korkan titrek, sessiz sesimizle fısıldaşarak merhabalaştık. Kısıtlı zamanlara sığdırdığı koşturması arasında çay davetine gelerek beni ve Nalan ablayı çok mutlu eden, yazdıklarını okurken hissettiğim güzel enerjiden hiç farklı bulmadığım MAVİANNE'mle sohbet edecek kadar zaman geçiremesek de bu görüşmenin son olmayacağını düşünüyorum.

Çıkışta sanki kendi evimmiş gibi Aytacrafts ve sevgili ailesini Nalan ablalara davet ettim :) Nalan abla da 'hadi bize gidelim' deyince 'ben davet ettim zaten Nalan abla' dedim :) Etten evvel çömleğe düşmesem olmaz :) Çok güzel bir gündü; Aytacrafts'ın becerileri hakkında edindiğim izlenim onun projelendirmesi konusunda kendisine verdiğim destekle paralel süren bu güzel sohbet ne yazıkki çabuk bitti :/ Ne domuz gribi paranoyası ne azalmış da olsa bütün bedenimi yorgun düşüren, yüzümü yamultmakla kalmayıp kırıklığını hala hafiften hissettiren hastalık. Maskeyle çekinerek gittiğim kalabalık arasından gayet neşelice döndük evimize.

Bir Damla'mız;
Kel kafasının üzerine özenle takılmış saç bandının ucundaki çiçeği kadar taze..

Bir Damla'mız :)
Totosundaki bezine bakmadan ayak parmaklarında kırmızı oje olan kokoş adayı Bir Damla'mız :)

Uykusu gelmiş Bir Damla'mız

Avuç içi kadar mutluluk bir Damla'sı :)

Yapımı haftaya başlayacak olan Cin Ali'nin Bisikleti kursumuzun
blog ve 10marifet misafirleri;
kucağında kızıyla Aytacrafts,
Nalan ablanın yanındaki Aytacrafts'ın genç annesi,
Yanımdaki mavi göz ise Mavianne'm..
Ziyaret için sonsuz teşekkürler..

Final fotoğrafı proje sorumlusu Zehra Zihnioğlu ve
pilates mucizesinin en iyi örneği Nalan ablam olsun.

Aaaa! Final fotoğrafı bir önceki karede kalmamış mıydı?
Kim koydu bunu buraya :P

Günün notu: Babam yaş günü mesajları için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, -edecekmiş :)
Beni yalnız bırakmadığınız her gün hepinize sevgiyle daha çok bağlanıyorum..
Ve artık sadece teşekkür etmek istemiyorum..
Yakın bir gelecekte bir sürprizle çıkabilirim karşınıza ama söz vermem hiç mümkün değil :)
Leylakdalı'm; fotoğraflar için affına sığınıyorum :P

07 Kasım 2009 Cumartesi

YAŞ GÜNÜ, ÇAY DAVETİ, ORGAN BAĞIŞI HAFTASI

Bugün babamın yaş günüydü.

DOYAMADIĞIM ANAMIN İLK KUZUSU
ONBİR YAŞIMDA GÖRDÜĞÜM
ÇOK SEVSEM DE KISKANÇLIKTAN ÖLDÜĞÜM
BİLEREK SALINCAKTAN DÜŞÜRDÜĞÜM
ZAMAN KOYMAYA ÇALIŞSA DA KÖRDÜĞÜM
BENİM HAYATTAKİ TEK BÜYÜĞÜMSÜN
SAĞLIKLI, MUTLU, UZUN YAŞA:.

Halamla babam hayatın kötü sürprizleriyle çok erken yaşta tanışan iki kardeş.. Çok küçükken ayrılmışlar :( Babam kardeşini en son gördüğünde ismini bile söyleyemiyor Yıldız yerine Dıdız diyormuş. Sonraki karşılaşmalarında babam onbeş, halam onbir yaşındaymış. Halamın babama gönderdiği doğum günü mesajı hepimizi ağlattı..
Halamı özledim. Bu aralar özlemekten başka işim yok benim :(

Kırık, yaslı, gözü yaşlı bir akşam. Çok özlediğimiz değerlimiz yokken.. Özlem daha zor özel günlerde. Bayramlar, doğum günleri, evlilik yıldönümleri, anneler günü.. Boyunlar bükük, metanetli görünme çabalarının emanet durduğu yüzler.
Biz bu akşam sessiz sedasız, sakince, elimizdeki pastayla babamızın yüzünde bir parça tebessüm görmek için odasının kapısını çaldığımızda onu alelacele gözyaşlarını silerken yakaladık :( Sarıldığımda babama, göz yaşlarımız birbirimizin omuzunu ıslattı. Yediğimiz en acı pastaydı :(
Sonra kapı çaldı. Beklediğimiz kimse olmadığından gelenin yan komşum, tatlı arkadaşım Gülay olduğunu anladım. Üzüntü ve sıkıntılarının arasına bile kahkahalar atan, attıran böyle bir insanın hayatıma girmesinden dolayı ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hissettiğim anlardan biri daha. Bir süre sonra ikinci kez çalan kapıyı açacakken arkadaşımın 'baba açsın' sözlerine anlam veremesem de kapıyı babamın açmasını sağladım. Babam kapıyı açtığında neredeyse bütün kucağını kaplayan bir çiçek demetiyle kapıda duran delikanlıyı görünce arkadaşım hariç hepimiz çok şaşırdık. Babamın doğumu günü olduğunu ne zaman söylediğimi hatırlamadığım canım arkadaşım babama çiçek sipariş etmiş.

DÜNYANIN EN İYİ BABASINA;
Eve sinen sevgi dolu çiçek kokusunu içime çektim ve ince düşünceli bir arkadaşa sahip olduğum için Allah'a şükrettim.
Böyle davranışlardan çok hoşlanırım, incelikli, kalp kapakcıklarından içeriye dalan.
Orada sonsuza kadar kalacağını bildiğim arkadaşımı çok sevdiğimi sık sık söylemekten mutluluk duyuyorum.
Sonra çiçeklerle fotoğraflara konu oldum ama babam kadraja girmek istemedi nedense :(
Babamı çok seviyorum..

Belgelerimi almaya gitmek için ne cesaretim ne de sağlık koşullarım elverişli olmayınca bugün akşama doğru kibar dedektif arkadaşımız köşedeki büfenin önüne kadar getirdi onları. Bu nasıl güzel bir isabettir; sen kötü amaçlı kişilerin eline geçtiğinde hayatını kaydırabilecek kadar önemli belgelerini kaybet ve şans sana onları bir dedektifin bulacağı kadar gülsün. Allah'ım biri anlattığında inanamayacağım şansta öyküler ver bana.

Yarın, yani artık bugün Cin Ali'nin Bisikleti projemizin tanışma çayı var..

Dudağımda, üstünde, kenarında biri patlarken diğeri sönen uçuklar sinsilesinin kaybolması zaman alacak gibi görünüyor.

İnsan içine çıkabilecek kadar iyi olmayı umuyorum, olmasam bile Nalan ablam ve onun sevgili, disiplinli eşi Mahmut öğretmenimi bensiz bırakmak istemiyorum. Özlemişlerdir beni kesin :P Tanışma partisine gelmek için nazlanmamalısınız :)
7 Kasım cumartesi günü saat 14.oo Batıkent Gençlik Merkezi Batıkent Metro son durak


Ve Mahmut öğretmenim bisiklet yapımı için verdiği ilk aşama olan tel dolama ödevi yerine yukarıdaki kargacık burgacık şeyleri görünce bize neler söyleyecek çok merak ediyorum :/

Organ bağışı haftası..
Hayata veda etmeyecek kim var? Hepimiz doğup mutluluklar ve sevinçlerin yanında hastalıklar, acılar ve kederler de tadarak dünyada kalacağımız ana kadar hayatlarımızı sürdüreceğiz. Hayata veda ederken günah ve sevaplarımızla uğurlanacağız. Bunun dışında giderken yanımızda götürebileceğimiz hiçbir şey yok. Bu son yolculuğa çıkarken organa ihtiyacı olan insanlara hayatlarını armağan etmek için organ bağışında bulunmayan kaldı mı?
Ben 1992 yılında bağışlayabileceğim bütün organlarımı bağışladım. Ki lupus hastalığını böbrek üstü bezlerindeki kılcal damarlarda su ve tuz tutulumu olarak yaşadığımdan böbreklerim bağış olarak kabul görmüyor ne yazıkki :( Bunun dışında kalan bütün organlarımı bağışladım. İş Allah'ın organ bağışı yapabileceğim gibi bir son yazmış olmasına kaldı. Hayatımın son bulma biçiminin organ bağışı yapabileceğim gibi olması için de dua ediyorum.

Bir kez geliyoruz hayata.
Geldiğimiz gibi,
Bir kez de gidiyoruz.
Bizim ihtiyacımız olmasa bile,
Olanları düşünmemek niye?

İyi bir gün hepinize..

05 Kasım 2009 Perşembe

ALTINA ISLAK İMZAMI ATARIM!


Atamızın veciz sözlerinden "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." sözünün altına imzamızı atıyoruz.
Ülkemizin birlik ve beraberliğini korumak, kardeşlik duygularını pekiştirmek adına bu anlamlı günde 10 Kasım'da Atatürk'ün huzurunda Anıtkabir'de sunulmak üzere bir imza kampanyası düzenliyoruz.

Kampanyamıza katılmak ve destek olmak için yapabilecekleriniz iki adımda gerçekleşiyor. Birincisi: Açtığımız
Postun altına Yorum bölümüne 1 satırı geçmeyen yorumunuzla birlikte Adınızı yazıp gönderiyorsunuz. İkinci olarak ise kampanyamızı duyurmak. İsterseniz duyuru logomuzu sitemizin linki ile birlikte kendi sitenize ekliyorsunuz. E-postalarla dostlarınıza kampanyayı dıyurabilirsiniz.
10 Kasım'a sayılı günler kaldı. Ne kadar hızlı ve çabuk bu iletiyi yayarsak o kadar çok kişiye ulaşmış oluruz.

Haydi, hep birlikte ve yüksek sesle söyleyelim:"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

Saygılarımızla...Birmilyonkalem.com Yönetimi Adına
A. Şebnem SOYSAL & Erkan BAL

Not: Mesajlarınız çıktısı alındıktan sonra özel bir dosya halinde Genel Yayın yönetmenimiz ve yazarlarımızdan oluşan bi
r heyet tarafından Anıtkabir'de Ata'nın huzuruna iletilecektir
.

TÜRK POLİSİ YAKALAR, TAM GAZ DOMUZ GRİBİ AŞISI


-Alo?
-Ben cinayet ve gasp büro amirliği dedektiflerinden ...
Şok öncesi sessizlik, nutuk tutulumu, baştan aşağı dökülen kaynar suyun vücutta yarattığı yangı hissi.
İç ses: Cinayet mi? Gasp mı? Neler oluyor?
Sessizliği bozan dedektif:
-Gülen Tezer Üstün'le konuşabilir miyim?
-Benim ama neler oluyor? Bizim ilgimiz yok, hiçbir şey bilmiyoruz.
Hafiften güldüğünü düşündüren ses tonuyla dedektif:
-Gülen hanım siz bir kaç gün önce ...
-Dedektif bey, ben hep evdeyim, inanın hiçbir yere çıktığım yok. Tanıklarım var.
-Gülen hanım sakin olur musunuz?
-Sanmam. Bir cinayet ve gasp dedektifi beni neden arasın, ben sizleri sadece tv dizilerinden bilirim. Aklım ermeye başladığından beri sinek bile öldürmüyorum ben. Bir yanlışlık olmalı.

(telefon numaramı bildiğine göre kesin şüpheliyim:( )

-Adresiniz ... .... .... mı?
-Evet ama?
-Gülen hanım bir kaç gün önce (sözünü kesmeme fırsat vermeden hızlı hızlı konuşmaya devam ediyor, gözümün önünde sorgulandığım masanın üzerini aydınlatan lambanın loş ışığı, kulağımda 'konuş' sesleri, bu sesler karşısında tirim tirim titreyen ben) nüfus cüzdanınızın da (dediği an derinlerden gelen bir oh sesi çıkarıyorum, kalp atımım hissedilir şekilde düzene giriyor) içinde bulunduğu bir dosya kaybettiniz mi diyecektim ben aslında?
-Evet (diyorum sakince. Utanmış olduğumu belli ettiğimi anladığım an da yüzüm kırmızıya çalıyor.)
-Dosyanızı ben buldum. Evinize kadar getirecektim ama bugünlerde biraz yoğunum. Gelip alabilir misiniz acaba?
Araya serpiştirdiğim öksürükle desteklediğim hasta sesimle:
-Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Telefonla arandığımda bu ihtimali hiç düşünmemiştim, hani cinayet gasp dediğinizde korktum haliyle.. Tekrar teşekkür ediyorum. En kısa zamanda gelip alırım belgelerimi. İyi günler.
-İyi günler..

Pazartesi günü, başlaması yılan hikayesine dönmekten son anda teğet geçen biçki dikiş kursuna kaydımı yaptırmaya hastalığım nedeniyle ben gidememiş bu görevi yolu zaten oradan geçen babam üstlenmişti. Kaydım, hiç görmediğim öğretmenim tarafından 'hani beni sık sık arayan kızcağız mı?' şeklinde hatırlanarak yapılmış ve hasta olduğumu söyleyen babama 'bir kaç gün dinlensin' demişti kendisini sadece sesinden tanıdığım öğretmenim.
Öğleden sonra eve çok üzgün gelen babamdan belgelerimi kaybettiğini öğrendiğimde babama bir şey olmasındansa belgelerin kaybolmasını yeğlemiş ve içinde nüfus cüzdanı, vukuatlı nüfus kaydı örneği ve diplomamın olduğu dosyanın kaybına hiç üzülmemiş babamı da asıl o üzülürse üzüleceğim konusunda ikna etmeyi başarmıştım. Yarın gazeteye kayıp ilanı vermeyi düşünürken korkuyla başlasa da müjdeli haberle son bulan telefon konuşmasıyla mutlu olma halleri.
Belgelerimin bir dedektif tarafından bulunmuş olmasına ne demeli :) Para, telefon kaybetmekten hiç korkmadım nüfus cüzdanı kaybetmekten korktuğum kadar. Bulunmuş bir nüfus cüzdanıyla başıma gelebilecekleri düşünüyorum da.. Şanslıyım ben, iki kez de pasaport kaybetmiştim. İkisinde de bulunmuştu, ben hiç çaba harcamadan. Ben kaybederim onlar bulur. Çok savruk bir kişiyim ben :/

Gelelim domuz gribi aşı hikayesinin ikinci ama sonuncu olmadığını bildiğim perdesine.
Dün tam kırkbeş dakika uğraştıktan sonra doktorumla konuşabilme şansını yakaladım sonunda ama sinir yaylarını yatağına sürülmüş bir mermi gibi hedefe bir atımlık mesafede bekletiyordum. Salgın olup olmadığı hala netleşmeyen bu ne idüğü belirsiz domuz gribi çevresinde kazan içine atılmış insanın yahni kıvamında pişmesini beklerken dönerek dans eden yamyamlar gibi dönüp duran bilgi kirliliği, komplo teorileri, olumluolumsuz bütün düşünceler doktorumdan duyacağım tek bir sözle silinip gidecek sandım aklımdan..
'Hocam ben Gülen. Nasılsınız?'
'A Gülen merhaba, iyiyim, sen nasılsın?'
'Hocam ben iyiyim ama bu domuz gribi aşısı hakkında ne yapacağım ben? Olayım mı olmayayım mı?'
'Gülen sen oraya buraya girip çıkan aktif bir insansın. Bence ol'
Evet rahatladım, yirmi senedir birbirimizin dilinden anladığımız, aynı amaç uğruna çalışan, bir mücadelenin aynı tarafa çalışan neferleriydik biz doktorumla. Bir kez olsun başka bir doktora gitme ihtiyacı hissetmediğim kadar güvendiğim, ona danışmaksızın hiçbir şey yapmadığım, gençliğimin tanığıydı doktorum.
Aşıyı olacaktım. Kararımı vermiştim ve aşıyı olacaktım. Doktorumla olan konuşmayı babamla Hakan'a aktarırken 'bence' sözcüğü beynimde şimşek etkisi yaratana kadar bu aşıyı olacaktım. Daha önceki yıllarda grip aşısı olup olmamam konusundaki fikirlerini sorduğumda doktorum kesin bir dille 'hayır hayır, grip aşısı olmanı istemiyorum' derken şimdi neden 'BENCE' demişti? Aslında söylemek istediği şuydu; eğer evde oturan bir insan olsan bu aşıyı olmana gerek yok ama oraya buraya gitmen nedeniyle bu aşıyı olman gerekir' Dün ve ben bu yazıyı yazarken aşı konusundaki fikirlerimin kaç kez değiştiğini sayamayacak kadar yorgun hissettim kendimi. İşin en entirikacı yanı ise aşı ile ilgili olan düşüncem ya çok olumsuz ya çok olumlu; bir an 'kesinlikle olacağım' deyip kendime huzur ortamı sağlarken o domuz şey birden bire yine ele geçirip düşüncelerimi 'hakkında bu kadar konuşulan aşıyı ben neden olacakmışımki' deyip az ön
ce aşı olacağı konusunda kendiyle sözleşme imzalamış olan diğer bana kızıyor :( Aşı düşünce olarak nötr bir profil çizmekten çok öte. Yani ne yapacağına karar verememiş biri dolaşıp duruyor buralarda gergince..

Başbakanın bile olmayacağı aşıya ben nasıl güveneyim, bilirimki kendisi ıslak zeminde yürümez. Onların canı kıymetli ya, o olmuyorsa ben neden olayım ama kayıp vakalarına bakıldığında grafiğin bağışıklık sistem hastalıkları ve kronik hastalık sahipleri üzerinde yoğunlaştığını görünce de ciddi bir riskle karşı karşıya kaldığım gerçeğiyle huzursuz oluyorum..
Bugün aşı peşine düşüldü. Yakındaki sağlık ocağına bilgi almaya gidildiğinde personelin 'bilgilerimizin sizinkilerden hiçbir farkı yok, aşı henüz gelmedi, cuma günü toplantı yapılacak, pazartesi günü de aşıların geleceğini söylediler' şeklindeki bilgi ve akıl karışıklığıyla eve dönüldü. Adım gibi eminim, ben o aşıyı olmak için sağlık ocağına gider aşıyı olmadan sandalyeden kalkar bir dakika sonra geri döner aşı olmak istediğimi söyler sonra yine vaz geçerim.. Bu sıkıntılarımın hesabını kimden soracağım konusuna kafa yormaya bile zaman ayıramadım henüz.

Haftaya pazartesi biçki dikiş kursuna başlasam iyi olur. Aksi halde kısa yoldan diplomamı veriverirler elime. Biçki dikiş örtmenleri çok prensip sahibi oluyor :) Aslında hani patiska üzerinde ilik açma çalışmalarından kurtulsam ne iyi olurdu :D

BİR DOMUZ GRİBİ AŞISI HİKAYESİ YORUM YORUMLARI:

Öğretmenim; söylediklerinin hepsine katıldığımı söylememe gerek olmadığını beni tanıdığın için bilirsin ama bugüne kadar domuz gribi ve aşısı hakkında susmayı tercih ettiğim de fark edilmiştir sanırım. Bir senaryonun açık ve net, gözle görülür biçimde oynandığını görsem de konu sağlık olunca ne yazık ki serinkanlı olmayı beceremiyorum, hangi bilginin doğru olduğunun ayırımını yapamadığımdan ve bağışıklık sistem hastalık sahipleri tarafından da okunduğumu bildiğimden susma ihtiyacı hissettim. Doktorumun verdiği onay bile tatmin etmemişken beni, bu vakanın aslında asıl sorunun üzerini örtmekten ibaret bir senaryo olduğunu anlamamış olamam.
Kayıpların hastaneye başvurma şikayetleri ile epikrizleri arasındaki fark kafa karıştırmıyor değil ama kayıpların kronik hastalıklarla mücadele eden kişiler oldukları açıklanınca orada işler sarpa sarıyor. Ya doğruysa diyorum, doğru olmadığından o kadar eminim ki ya doğruysa diyorum çünkü ben hem de yanıbaşımdaki yatakta yatan sistem hastalığı olan birinin hayatını gripten kaybettiğine tanık olmuş biriyim.. Zor bir karar aşamasındayım, ya evde oturup bu salgının geçmesini bekleyeceğim ya da aşıyı olup sosyal hayatıma devam edeceğim..
Bu ülkede istifa edecek onurlu kim var?

Polsera'm; postanı aldım ama yanıtlayamadım, kaç kez denedimse de işin içinden çıkıp yazamadım :( Kafam karmakarışık. Aslında postanı buraya taşımak isterdim. Çok özür diliyorum..

nrhnmrl'm; sana 'm eki eklemek komik oluyor :) Hepimizin kafası allak bullak oldu :( Kronik iki hastalıkla mücadele ediyorum ben, yoksa bu aşıyı olup olmamayı kesinlikle sorgulamazdım bile ama şimdi öyle bir çelişkide kaldım ki sanki hayatımın en zor seçimini yapmak zorundaymışım gibi hissediyorum kendimi ve bu durumdan hiç hoşlanmıyorum :( Doktorum 'bence' dememiş olsaydı gözüm kapalı gider olurdum ben bu aşıyı. Ne aşıymış be :( Bilgi için çok teşekkür ediyorum. Siz de dikkat edin.

Palyözi'm; sonradan olma kardeşim :)))) günde kaç kez fikir değiştirdiğimi bir bilsen. Nalan abla bilir, uzun bir koridoru var evimin. O koridorda volta atarken kaç kez fikir değiştirdiğimi bir bilsen. Hala soruyorum, kimin ne hakkı var bana bunları yaşatmaya? Sıkılıyor canım işte :( Sana da sevgiler..

sesi'm; senin kötü seçeneğin kafanı kurcalaması durumunu bu üçüncü gündür sürekli düşünüyorum. Sinir sistemim gergin yaşıyorum :) Tınnn diye ses çıkıyor sinirlerimden :) Kayıp isimlerinin gizlenmesi hasta haklarına saygıymış, sen hasta ve insan hakkına bu kadar saygılıysan 100 euro tutan H1N1 testi yap önce. 100 euroluk bile değersiz hissettirmek zorunda mısınız bizi? Ne yapmak istediklerini anlamak için dahi olmak gerekmiyor aslında, Türkiye bu H1N1'le uğraşırken GDO'yu geçiriverdiler mesela..
Bu ülkede yaşamak her zamankinden daha zor olacak gibi görünüyor.. Evet bir kaç senedir kontrol altında tutulan sle (sistemik lupus eritematozus) ve bir sene önce tanısını aldım skeloderma da bağışıklık sistem hastalığı. Vücudumun direnip direnemeyeceği bir soru işareti olduğundan riskli gruptayız ve ben bu aşıyı olmak istemiyorum ama yazının sonunda durum ne olur bilemem :P

sufi'm; farkında değil miyim sanıyorsun, ah sufi'm ah. Yazdan beri Sağlık Bakanı'nın 'en az beşbin kayıp vereceğiz' söylemleriyle aşıya ısındırma çalışmaları yaptığı gözümden kaçtı mı sanıyosun? Pazartesiye kadar ben de rahattım, aşıyı kesinlikle düşünmüyordum ama..
Sağlıkları benimle aynı koşullar altında olan kişiler şu bir kaç günkü ruh halimi anlayacaklardır, söylediklerinin hepsinin farkında olsam da daha önce gripten dört ay kalkamamış biri olarak tedirgin yaklaşımımı normal karşılamaya çalışıyorum. Keşke hijyen gibi zaten yerine getiriyor olduklarım riski elemine etmeme yeterli önlemler olsaydı.. Endişelerden uzak bir hayatım olamaz benim ne yazık ki. Aşı karmaşasını çözdüğümde öyle bir güleceğim ki :)

Nalan ablam; başladım, yapıyorum ve olumlu etkisini görmek için gereken mesajı da beynşme pompalamaya çalışıyorum. Mümkün olsa takmayacağım da kötü deneyimlerden kaynaklanan anıların izlerini silmek kolay olmuyor :( Tuzlu su serum fizyolojiktir ve iyi bir şeydir :P

Bizim Gibiler'im; anladığım kadarıyla virus tanınmamakla birlikte kişiden kişiye göre değişiklik de gösteriyor . Belirtileri üzerindeki öngörüler onüç yaşındaki kız çocuğunun kaybından sonra (eğer o çocuk H1N1 nedeniyle kaybettiyse hayatını) yerle bir oldu. Belirtilerde yüksek ateş diyorlardı ama kızın hiç ateşi olmamış çünkü kız virusu olduğu gibi alıp kabul etmiş ve vücut hastalıkla mücadele ederken çıkan ateş hiç çıkmamış.. Ankara kayıpları için de aynı durumun söz konusu olabilme ihtimali tüylerimi diken diken ediyor. Ya bu bilgiler doğruysa? Ya o an vücudun en zayıf olan yerinde tutunuyor ve yalancı bir başka hastalık tablosu çiziyor da ancak otopside anlaşılıyorsa durum feci. İki seçenek var ya bu bilgilerin doğru olduğuna inanmak ya da otopsi raporlarının kafaları karıştırmak, gerilen bir ortam hazırlamak için bir senaryonun parçası olduğunun kanıtlanması.. Moralim iyi değil ne yazıkki :(

Funda'm; telefonda da konuştuğumuz üzere kafam karmakarışık. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim net değil. Öyle düşünüyorum olmuyor, böyle düşünüyorum o da olmuyor. Başladığım yere dönüyorum. Kendi doktorumun 'bence ol' önerisini hafta başına kadar bir daha düşüneceğim. Aradığın için çok sağol canım..

Dalgaları aşmak; ne şanslısınız. Keşke sizin kadar rahat olabilseydim. Ben de takar maskemi kursuma gider gelirdim güzel güzel. Grip virusu hakkında bilgi sahibi olmayan biri değilim, koşullarım gereği normal koşullar altında yaşama şansına sahip insanlardan çok daha fazla bilgi sahibi olduğum içindir bu huzursuzluğum. Panik yapıyorum çünkü geçen yıl normal grip nedeniyle diğer hastalıkları nükseden 17 bin kişi ölmüş Türkiye'de dediğiniz o diğer grubun içindeki hastalıklardan iki tanesiyle mücadele ediyorum ben. Aileniz ya da yakın çevrenizde bağışıklık sistemiyle ilgili bir hastalığı olan var mı ya da sle ve skeloderma hastalıklarıyla ilgili bilgiye sahip misiniz?
Benim böyle lükslerim yok ama size isveç şurubunuz, maskeniz ve güçlü bağışıklık sisteminizle birlikte güzel ve sağlıklı günler diliyorum..

Kağıttan gemiler; annene üzüldüm :( Aynı tedirginlik ve çelişkilerin sizin evinizin de gündem maddesi olduğunu bildiğimden diyorum ki Allah yardımcımız olsun.. Bu iki gün içinde posta yazmaya fırsatım olmadı ama aklım sen ve annende. Sizin fikriniz nedir, öğrenmek için iletişime geçsem olur mu?
Sağlıkla birlikte mutlu günler dileğini senin, annen ve ailen için de ben diliyorum..

cansu'm; enfeksiyon doktoru bile aşıya karşıyken!
Ya ben ne yapacağımı bilmiyorum artık :( Küçücük bir şeyden başıma gelen sağlık sorunlarını düşününce sıtkım sıyrılıyor. Kendimi hiç bu kadar sıtkı sıyrık hissetmemiştim. Bu sıtkı sıyrık kimdir onu da biliyor değilim :) Sıtkı Sıyrık diye biri var mıdır acaba; ay çok merak ettim şimdi bak :) Şu an hiçbir şeyi umursamayacak derecede çıldırmak istiyorum..

kekikkoku'm; sana da çok geçmiş olsun canım, bilirim astmanın ne kadar zor olduğunu :( Ağır geliyorsa grip aşısını neden olman gerektiğini söyleyenleri anlamıyorum :( Sen sana iyi gelenle gelmeyeni bilirsin, olmayınca daha iyi hissediyorsan grip aşısı olma. SGK adı altında birleştirilen sağlık sistemine karşı olmam gibi, bu hükümetin yaptığı hiçbir şeye inanmadım güvenmedim. Yaptıkları her işin altında mutlaka bir hinlik aradım. O konuda hemfikiriz. Hastanelerin durumu hakkında söze gerek var mı, ne değişti? Salgın olup olmadığı hakkında hala bilgi de veremediler üstelik. Sigorta şirketleri salgın olup olmadığı konusundaki açıklamayı bekliyor. Aşıya olan güvensizliğimin yanında benim içinde bulunduğum özel durumdur benim asıl canımı sıkan. Kuş gribinde hiç hissetmediğim sıkıntıları yaşıyorum ve böyle hissetmemde basının çok büyük etkisi olduğu gerçeğini de itiraf ediyorum. Benim bağışıklık sistemimi güçlendirmem sizlerin aynı şeyi yapmanız gibi değil. Ben bağışıklık sistem baskılayıcı ilaçlar kullanıyorum. Çok çalışmam lazım çooook :P Kendi çocuklarına eksik doz aşı yapılsaydı bu zerzevatlar ne yapardı, ne hissederdi çok merak ediyorum!
Ah ben anlıyorum da gel gör ki enfeksiyon bölümünde onyedi gün günde üç doz serum alarak ağrılı, yangılı zona tedavisi aldığında Gülen yirmidört yaşındaydı. Zona geçirme nedeni: bağışıklık sisteminin normal çalışmıyor olması. Nasıl rahat olayım? (blogda hiçbir zaman hastalıktan söz etmeyecektim güya :( Bu kadar çözüldüğüme inanmıyorum)

SEM'im; ben de bu aşıyı kesinlikle olmazdım, pazartesiye kadar aklımda bile yoktu ama benim durumumda olan biri için şart diyorlar; ben ne yapayım? Sen söyle, ben ne yapayım? Risk grubundayım. Kimse kimseye ol ya da olma diyemiyor. Herkes ben olacağım ya da olmayacağım diyor. Nasıl bu kadar üçe bölündük. Aklım almıyor; aşı olacaklar, olmayacaklar ve kararsızlar. Kötü haber; ben bu üç gruba da dahilim :(

Belgin'im, Almanya'daki kız kardeşim; umarım küçük cadım iyileşmiştir. Ne olur dikkat edin. Bir de sizin için üzülmeyelim :( Kafalr bulandı artık, kim ne yapması ya da yapmaması gerektiği hakkında olumlu olumsuz bir fikir sahibi değil :( Kimler ne için yazdı ve oynuyor bu senaryoyu görürüz yakında..
Şu yazıyı yazarken bile en az dört kez fikir değiştirdim. O kadar çaresiz hissediyorum ki :(
Ben de çok öpüyorum canım..

nazardeymesin07; çok teşekkür ederim. Bir gülü tarif etmem istenseydi inanın yapamayacağımı bildiğimden denemezdim bile. Gülü kendini beğenmiş bir çiçek olarak görmüşümdür hep nedense. Sevdiğim şeyleri anlatmayı çok seviyorum. Samimi olmayınca nasıl olunur onu bilmiyorum işte. Zaten uzaklaşmışken bu kadar kendimizden arkadaş dediğimiz insanlara olan yakınlığımız belki kendimizi kendimize yakınlaştırır. Dileklerim gerçekleşirse hepinize Küba'dan kart atarım :) Dünya da çok güzel olur..

Funda'm; senin ten rengin kızılı da kaldırır. Üstelik çok da yakışır. Yerinde olsam hiç durmam kızıllaşırım :) Hayallerim gerçek olur mu? Olduğu ihtimalini düşünsene bir. Sadece sıtmayla mücadele eden Afrika ülkeleri var, sıtmadan ölen binlerce çocuk var hala bu dünyada :(

Gönülden ele'm; nergis istedi canım şu anda :/ Bana armağan edilmesinden hoşlanacağım tek çiçek nergisdir neredeyse.. Hakan evli değilken Ankara ziyaretlerinden birinde nergisle çalmak için kapımı elindeki koca çantayla Aşti'den Kızılay'a gitmişti. Sedef'in yazdıklarının yanında benimkilerin esamesi okunmaz. Sedef yanlış meslek seçmiş insanlardan biridir. O hem el becerisi, hem de yazın gücü olan biridir. Beden eğitimi bölümüne de dereceyle girdi; nasıl bir insandır; ikizim olmasına karşın hala anlayabilmiş değilim :P Uygun zamanında aramak istiyorum seni.

Nalan ablam; açmamak değil, ev ebatlarını biliyorsun kim bilir nerede çaldır durdu :( Operaya kasım ayı içinde gideceğiz; domuz gribi paranoyasından cesaret edebilirsem tabiiki çünkü Aida'nın sadece bir perdesini izleyebildim :( Uçuk dudak üstüne sıçradı ama ağrısı azaldı neyseki.

Polsera'm; çok teşekkür ediyorum. Ben uçuğa değil uçuk bana vurdu :P Bactroban ileri derecede sevdiğim bir ilaçtır :D Kendisini sevgiyle anmanın tam zamanı. Nalan ablam bilir ben bir yanık vakasına imza atmıştım da Bactroban iyi gelmişti. Zovirax 2mg. favorimdir ama önerini dikkate alacağım. Böyle mimleri seviyorum ben, kap okuyalım :) Ben de öpüyorum böyle hüp hüp (hüp hüp ne; bilmiyorum :P)

İKİSİ BİR ARADA MİM YORUM YORUMLARI:

Öğretmenim; çok teşekkür ediyorum. Benim her zamankinden ve herkesten daha fazla dikkat etmem gerek. Sıkıntılı zamanlar.. Virgüllerle aram iyi değil. otomatiğe bağlayınca nerede kullanacağımı bilmediğim virgülleri istemiyorum hayatımda :P En çok da bir edebiyat öğretmeni olarak sizden utanıyorum :( özür dilerim,,,,,,, özür dilerim,,,,,

Nunu'm; sen de mutfağın kontesisin o zaman :) bu söz ve iltifatları hak etmek için ne yaptığımı düşünüp düşünüp duruyorum ve sonunda özel bir çaba sarf etmediğim bir şey yaptığımdan dolayı övgü alıyor olmaya hiçbir zaman alışamayacağım sonucuna ulaşıyorum. Sedef'in esprileri, hele bizim birlikteyken olan esprilerimiz için ne kadar gülersin acaba Nunu'm :) Teşekkürler bu güzel sözler için.

Sufi'm; merhamet, sevgi ve vicdan duygularından fakir bırakmasın Allah demişti Ali abi. Çok sevdiğim bu cümlenin özeti hayat erdemimiz olmalı. İstediğim her şeyin gerçekleşmesini bütün aklım ve kalbimle istiyorum. Geçmiş olsun için teşekkürler..

Sevimli hayat'ım; hakkımda düşündüklerin için çok teşekkür ediyorum. Yorumuna yorum yapabilmek bugüne kadar yazdığım en uzun yazıdan daha çok düşündürdü beni.. Bu son derece zarif ve incelikli düşüncelerin beni mutlu ettiği kadar tedirgin de ediyor. Ben yanlış ve hata yapmayı da seviyorum, bir gün yanlış yaptığımda da aynı şeyleri düşünür müsün hakkımda :) Bakışımla ilgili hayat duruşumken yazdıklarım, benim için ne kadar güzel şeyler yazmışsın. İnan ben artı bir şey yapmıyorum, bu kadar övgüyü hak edecek bir şey yapmıyorum ve böyle sözler duyunca çok şaşırıyorum, utanıyor ve kızarıyorum. Ve yine ve sadece teşekkür edebiliyorum sana..

Belgin'im; yazım kuralları noktasız ve virgülsüzce çok güzel ama anlam bütünlüğü sağlanamamış olurdu :) Ben öyle demek istememiştim, yanlış anlaşıldım cümlelerini daha sık duyardık :) Noktaya da virgüle de çok ihtiyacım var. Susasım yok, susmayı kendime eziyet gördüğümden cümleler uzayıp gidiyor, bir nokta bulabilmek uğruna ne taklalar atıyorum bir bilsen :/ Hayallerimin gerçek olması hepimizin yararın; kişisel dileğim olan Küba ziyareti bile :) Ha ben görmüşüm, ha siz :) Telefon konusununda aydınlatacağım seni..

Bizim Gibiler'im; sağol canım. İltifat için teşeşkür ediyorum. Okuyamazsın yazdıklarımın ilgi alanlarına girdiği arkadaşlarımın mağduriyeti için seçilmiş bir başlık :) Hani uzun, hani ne nokta, ne virgül hak getire ya. Yoksa ben kimim ki siz beni okuyamayacaksınız :)

SEM'im; sağol canım. Uçuğun kabuğu ani bir kararla ardında hafiften kanlı bir lezyon bırakarak terk etti bir kaç gündür barındığı yeri. Ah benim Kübam! Ahşap kapıların önünde ellerinde enstrümanlar Latin ezgilerinin çalındığı varoş sokaklarında Küba'nın, bacaklarında puro saran kuzguni siyah saçlarını dalgalarından iri halka küpeli melez kızların akşam iş çıkışında gittikleri dans salonlarında kıvrak bellerini dans partnerlerinin hünerli ellerine teslim ettiği anda başlayan ezgilerin dansla buluştuğu an.
Küba'dan Ankara soğuğuna düşmek! Dikkat ediyorum, sen de et..

cansu'm; senin için hissettiklerimdi onlar. Sen iyi ve sakin birisin, ne güzel :) Hep sen mimleyecek değilsin ya :) Ben de senin yanıtlarını okumaktan mutluluk duyacağım.

İKİZ KARDEŞİME TORPİL GEÇİP ONUN YORUMUNU BURAYA İLTİCA ETTİRDİM:
sedef dedi ki...
O'nun sözcükleri..
Havada asılı kalmaz, anlamlarını yitirmez..O'nun sözcükleri aciz, beceriksiz değil..İçi boş balon gibi eskimiş değil.. Sıcacık, içten hemen sahipleneceğin, benim gibi sanki diyebileceğin...
'VAR' duygusu anlatılabilinir de 'HİÇLİK' nasıl anlatılır ki?..O'nun sözcükleri 'VAR' algısının içinde 'HİÇLİĞİ' anlatabilir...Sihirli sözcükler..
O'NUN SÖZCÜKLERİ....
Kimi zaman öfkeli, hışım içinde burnundan soluyan...Kimi zaman uçsuz bucaksız, masmavi bir gökyüzünde salınan bir çift kanat gibi özgür..Bazen şımarık bir çocuk; ceviz ağacının en tepesinde baş aşağı sallanan...Kimi zaman çok şen bayramı yaşayan..Bir bakmışsın hüzünlü, ağlayan bir çift göz.. Bazı zamanlar kavgalı kanlı, bıçaklı.. Çoğu zaman beyaz bir güvercin olmuş zeytin dalı uzatan..Kimi zaman bir itiraftır pişmanlık yasasını reddeden...Bazen utangaçtır, yüzü kızaran.. Arsızdır kimi zaman hiç üzerine alınmayan..İnatçı oluverir birden yapışıp bırakmayan...
Gerektiği zaman itirazdır en şiddetlisinden haksızlığa karşı.. Her zaman merhamettir, sevgidir,sadakattir insanına karşı..
SÖZCÜKLERİN EN HANIMEFENDİSİ...
Düşlerini en gerçekliğiyle anlatabilen,gerçekleri en masalsı hale getirebilen...
Sözcükleri en vurucu silahı olan..
Sözcükleri sevgiyi en güzel anlatan..
Bir de virgülü olsa...

02 Kasım, 2009

sedef'im; elma yarım, ikiz yarım; bütün foyamı çıkardın ortaya, altı üstü virgül dedikti ama :) Benim için yazdıklarının başkası için yazıldığını düşündüğümde aklımdan 'dengesiz mi ne?' diye geçirirdim :) Yeni etiketim için teşekkürler :D Görüşünce hesabını verirsin artık :P
İmza: bir denge yoksunu :P

3prenses'im; çok teşekkür ediyorum. Beni anladığını biliyor olmasaydım keşke; bu cümlemin ne anlama geldiğini anladığını biliyorum. Aynı tedirginliği yaşadığını biliyorum, yaşamasaydık keşke ama yapacak bir şey yok. Bilgi akışına devam edelim. Hangimiz ne öğrenirse diğerine aktaralım. Şimdi saatlerimizi ayarlayalım :P Rüyana ilk okuduğumda da gülmüştüm, şu an da gülüyorum. Bu rüyaya olan tedbirli yaklaşımım hiç değişmeden sürüyor :) Aman dikkat Amerikan uydusu düşebilir :)

Gönülden ele'm; nasıl yapıldığını fotoğraflarsan çok sevinirim. Erdim'e yapmak istiyorum. Yoksa geç mi kaldım söylemekte? Ben de söylemem çocuklara merak etme. Yorumların nereye kaybolduğuna aklım ermiyor :( O kadar çok yorumum yok oldu ki balon olup uçtu sanki :(

Bahar'ım Yorgun'um; canım, sana kaç kez nerelerdesin diye yorum bıraktığımı hatırlamıyorum :( Nasıl oluyor anlamıyorum ama yorumlarım bazı zamanlar yerlerine ulaşmıyor :( Özlem, Nefise, Gönülden ele, Bizim gibiler'e de yazdığım yorumlar ulaşmadı kaç kez :( Merak etmez miyim hiç; bu arkadaşları merak etme yüzünden kalbim kırık olsa da merak edip araştırıp soruşturmaz mıyım hiç seni.. Yanında bir demet papatya ve nergis eşliğinde geçmiş olsun DİLEĞİ KABUL EDER MİSİN?

Asortiğim krebim; teşekkür ediyorum canım. En az senin kadar desek de mahcup etmesek bu Gülen'i? Mimlerin de insanların kendini ifade etmeye yardımcı olduğunu düşündüğümden asıl ben teşekkür ediyorum mim için. Eklemek istediğim bir şey olduğunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Sorulmasın artık dediğim şeyi blog bazında düşündüğüm için aklıma gelmedi ama üstüme elzem olmayan konulara da burnumu sokmayı sevdiğimden 'avukat mısın sen?' sorusu da sorulmasın artık dediklerimden.. Başkasının başına gelmiş bile olsa haksızlıklara dayanamıyor ve müdahale etmemek için kendimi durdurmak istemiyorum çünkü..



Hastayım ama yormayacak biçimde pilatesi aksatmıyorum ve çok rahat ediyorum.

Hepinizi sevip öpüyor uyumaya gidiyorum şimdi :)
Bir hatam eksiğim varsa da özür diliyorum..